BİLİMİN DE ÇETESİ VAR!
Bilimsel bir çeteleşme mi nedir bilemiyorum. Gerek akademik yükseltmelerdeki
kişisel ilişkilerin kullanılması, gerekse intihallerin saptandığı zaman bile göz
yumulması bilimin ilerlemesi yönünde bir engel teşkil ediyor
Üniversitelerdeki öğrenci olaylarını nasıl görüyorsunuz? Karşıt görüşteki
öğrencilerin provokatörlerin elinde oyuncak olması mıdır? Suçu derin ajanlara
atıp rahatlayabilir miyiz? Ya bilim insanı, siyaset insanı, üniversite
yöneticisi şapkası altında çocuklarımızı kin ve nefret batağına sürükleyen büyük
adamlar? Onların hiç mi suçu yok? 1153 üyeli Üniversite Öğretim Üyeleri
Derneği'nin Başkanı Tahsin Yeşildere ile konuştuktan sonra daha iyi anladım:
Masum değiliz hiç birimiz. "Önce ben" diyen ve sadece kendi gücünü korumaya
azmetmiş büyüklerin kurduğu "bilim çetelerinin" eline geçmiş üniversiteler.
Provokatörün istediği bir göz, üniversiteler vermiş onlara iki göz. E çocuklar
ne yapsın yani?
- Rektöre karşı düşüncenizi açıklarsanız, özgürce bilim üretebileceğiniz
alanlara, kongrelere sizi göndermiyor, laboratuarınızı kısıtlıyor, asistanınıza
oda vermiyor, anabilim dalındaki doçent, profesörlere kadro vermiyor.
- Bilimsel bir çeteleşme mi nedir bilemiyorum. Gerek akademik yükseltmelerdeki
kişisel ilişkilerin kullanılması, gerekse intihallerin saptandığı zaman bile göz
yumulması bilimin ilerlemesi yönünde bir engel teşkil ediyor.
Akdeniz Üniversitesi'ndeki olaylar sonrasında, durumu milliyetçi Türklerle
milliyetçi Kürtlerin çatışması olarak resmettiniz ve bu haliyle diğer
üniversitelere de sıçrayabileceğini söylediniz. Bu resmin arka planını
konuşalım. Bu manzarayı doğuran sebepler, siyasilerin birbirlerine karşı hiç
yakışmayacak söylemleriyle yarattıkları kavga ortamı, YÖK ile rektörler,
rektörlerle hükümet arasındaki kavgalar var. Tabii devamlı şehit cenazelerinin
gelmesi, Kürt sorununun çıkmaz bir duruma gelmiş olması, demokratik açılımlar
konusunda adımların atılamaması, üniversitenin özerk ve demokratik yapıya
kavuşması için hiçbir çabanın olmayışı ve yaşadığımız ekonomik kriz de bu
çatışmayı besliyor. Ne olduğu bilinmeyen derin devlet, üniversiteleri
karıştırmak üzere el atmış olabilir.
Rektörlere ne görev düşüyor?
Yıllardan beri, aşırı İslami, milliyetçi, sol ya da Kürtçü belli sayıda
öğrenciyi atarsak üniversite rahatlar diye düşündüler. Bu kafa yapısından
sıyrılıp, bu öğrencilerin yine rektörlük inisiyatifinde fakat özgürce
fikirlerini ifade edebileceği alanları açmaları lazım. İstanbul Üniversitesi'nde
birkaç yıl önce Kürtçe müzik çaldı diye çocukları emniyete teslim eden dekanları
gördük. Birçok üniversitede öğrencileri izleyen kameralar var. Hatta bir rektör
'Öğrencilerin konuşmalarını bile duyabilirim, zum yapan kameralar koyduk.'
demişti. Bu kadar güvenlik önlemlerinin alındığı bir yerde yine olayların
çıktığını düşünürseniz daha fazla güvenlik önlemi alınması yerine üniversitenin
öğrencileriyle bütünleşmesi ve etrafı duvarlarla çevrili, toplumdan kopuk bir
hapishane görüntüsünden çıkması lazım. YÖK, Üniversitelerarası Kurul ve hükümet
kendilerine göre yasa tasarısı çıkardı. Herkes kendi gücünü ve hakimiyetini
koruma peşinde.
Bu tartışmalar öğrencilere nasıl
yansıyor?
Bu çatışma yüzünden üniversiteler özgürlükçü ve malî açıdan yeterli bir yapıya
kavuşmuyor. Bu da öğrenciler arasında huzursuzluk meydana getiriyor. Öğrenciler
yemekhane özelleştirildi diye eylem yapıyor. Diğer öğrenciler onlara karşı eylem
düzenliyor. Ortam provokasyona açık duruma geliyor.
Üniversiteleri nasıl geliştirebileceklerinin tartışmasını yapacak yerde
birbirleriyle güç kavgası yapan hükümet, YÖK ve rektörlerin öğrencilerin
çatışmasından şikâyete hakları yok yani.
Yok, çünkü o zemini kendileri hazırlıyorlar. Üniversite rektörleri kendi
üzerlerine görev olmadığı halde, devleti korumaya soyunuyorlar. Bunu da belli
bir izm üzerinden yapıyorlar.
Kemalizm?
Evet. Ve bu izm üzerinde tartışma yapabilecek öğretim üyelerini dışlıyorlar.
Çünkü rektörlük kademesindeki kişiler, her şeye hâkimler. Rektöre karşı
düşüncenizi açıklarsanız, özgürce bilim üretebileceğiniz alanlara, kongrelere
bile sizi göndermiyor, laboratuarınızı kısıtlıyor, asistanınıza oda vermiyor,
anabilim dalındaki doçent, profesörlere kadro vermiyor.
Yani devleti yaşatacağım derken bilimi
öldürüyor.
Tabii istemeden gerginlikler oluşuyor ve bilimin gelişmesine engel oluyor
üniversitede bu siyasi ortamın yaratılması.. Rektörler fikirlerini özgürce
açıklayabilirler ama kendi adlarına. Üniversitede siyaset yapamazlar. 15 bin
bilim insanının olduğu bir yerde 50 kişilik bir senatonun dahi açıklama yapması
o üniversitenin bütününü bağlamaz. Bu tip bildirilerin yayınlanması, belli bir
ideolojinin hâkim olması üniversiteleri karşılıklı çatışma ortamına itiyor.
Üniversite sadece o izme bağlı insanların yetiştirileceği bir baskı unsuru
haline geliyor. Üniversite öğretim elemanı, öğrencisi ile akademik özgürlüklerin
alanı olmalıdır. Bilimsel düşünce o zaman gelişim gösterir..
Bilim yapma olanakları tıkandığı için mi bu kadar çok intihal vakası oluyor?
Biliyorsunuz en son fizikçilerin dünya çapındaki bir intihali ortaya çıktı. Bunu
ortaya çıkaranlar da yabancı bilim adamları. Bu da bizi çok üzdü. Daha önce
İhsan Doğramacı'nın, Ömer Dinçer'in, Kemal Alemdaroğlu'nun, Necla Arat'ın
intihalleri ortaya çıkmıştı. Siz öğretim üyelerinin kişisel husumeti veya
kişisel ilişkileriyle akademik yükseltmeler yaparsanız böyle olaylar da ortaya
çıkar tabii.
İntihaller saklanıyor, 'ne olacak, araştırmacı oradan biraz alıntı yapmış'
diyenler var.
Maalesef. Biz doçentlik ve doktora sınavlarının açık ve şeffaf olarak yapılması
hatta video kamera konulması, jürideki öğretim üyelerinin de denetlenmesi
taraftarıyız. Her öğretim üyesinin de jürilere girmemesi lazım. Örneğin
kendisini bilimsel yönden geliştirmemiştir. Uluslararası yayını yoktur. Yabancı
dile hâkim değildir. Ondan çok daha iyi, yurtdışında doktorasını yapmış, yabancı
dile hâkim ve uluslararası yayınları olan bir adayı jüride bırakabiliyorlar.
Çünkü o jüri üyesinin, o adayın anabilim dalı başkanına karşı bir husumet ya da
siyasal görüş farkı vardır. O çatışmadan o aday da zarar görüyor.
İntihalleri saptananların ceza aldıklarına da şahit olmadık...
Çünkü intihali saptayacak jüride de kişisel ilişkiler rol oynuyor. Kemal
Alemdaroğlu'na YÖK'te soruşturma açılmadı ve ceza almadı. Meslek örgütü bu
konuyu etik açıdan inceledi ve cezalandırdı. İhsan Doğramacı'nın kitabının
intihal olduğunu kendi yayınevi söylediği halde onunla ilgili bilirkişilerin
olumlu rapor vermesi nedeniyle intihal sayılmadı. Cerrahpaşa'da görevli Prof.
Dr. Hasan Yazıcı çok gitti üstüne. Ve tazminat davaları açıldı ona. Hasan Yazıcı
etik konusuna çok önem veren, özgün bilim yapan çok kıymetli bir bilim
insanıdır. Ve tazminat davasını da yüzde 25 ödenmek kaydıyla kaybetti.
Dolayısıyla yüzde 75 intihal olarak görüyor şimdi kendisi. Tazminat davasını
yüzde 100 kazanmış olsaydı yüzde 100 intihal diyecekti.
Çete görüntüsü veriyor manzara.
Kesinlikle oldukça olumsuz bir durum.. Bilimsel bir çeteleşme mi nedir
bilemiyorum. Tabii çeteyi hukuki anlamda örgütlü bir çalışma olarak
kullanmayalım ama ahbap çavuş ilişkisi, adam kayırma var maalesef. Gerek
akademik yükseltmelerdeki kişisel ilişkilerin kullanılması, gerekse intihallerin
saptandığı zaman bile göz yumulması bilimin ilerlemesi yönünde bir engel teşkil
ediyor.
Kim ortaya çıkarabilir bu bilim
çetesini?
Valla çok zor. Bilim insanlarının kendi sorumluluklarını çok iyi bilmesi, özgün
araştırmaların öne çıkarılması ve intihal yapmış olan kişilerin de kim olursa
olsun üzerine gidilmesi gerekir. Son dört yılda 22 bilim insanı intihalden
dolayı ceza görmüş. Açılan soruşturma sayısı 70. Bu, iyi bir gelişme.
Ama yeterli değil galiba?
Değil. İntihallerin önüne geçebilmek için çok sıkı önlemler alınması gerekiyor.
Eğer siz baştan iyi yetiştirirseniz bilim insanını sonuçta o da intihallere
karşı mücadele verir konuma gelir. Bize göre profesör ve doçent olmayı
güçleştirmek gerekir. Herkesin profesör olmaması gerekir. İngiltere'de bugün
Prof. sayısı çok azdır. Doktora çok önemlidir. Doktorayı çok önemli bir
pozisyona getirip, insanların öğretim üyesi kadrosuyla ders vermelerini sağlamak
lazım.
Kaç tane Prof. ve doçent var?
115 üniversitemizde 34 bin Prof., 24 bin de doçent var. Son dört yılda Prof. ve
doçent sayısındaki artış yüzde 12 olurken, araştırma görevlisi sayısı yüzde 7,3
arttı. Bunun tam tersi olması lazım. Daha çok asistan, daha az Prof. formülünüze
herkes karşı çıkar gibime geliyor. Tabii ki herkes buna karşı çıkar. Çünkü Prof.
olunca maaş artıyor. Kendisi Prof. olmuş konuşuyor, diyecekler ama bu böyle
değil. Ben Prof. olmadan önce de bunu söylüyordum. Prof. olmak, bir insanın
alanında en yüksek bilgiye sahip olduğunu göstermiyor, sadece o kadroyu hak
ettiğini gösteriyor diyorsunuz? Kesinlikle. Uluslararası yayını olmayan
rektörler var bizde.
Yok artık!
Araştırın. Özal zamanında hiçbir ölçü konmadan, yabancı dil şartı bile
aranmadan, bir gecede Prof. oldu birçok doçent. O dönemin profesörleri dekan da
oldu, rektör de oldu. Kemal Gürüz'ü de, Kemal Alemdaroğlu'nu da araştırın. Kaç
tane yurtdışı yayın yapmışlar? Dolayısıyla bilimde liyakati öne çıkarmamız
gerekir. Üniversiteler burada kaybediyor. Liyakatten çok ahbap çavuş
ilişkileriyle oluyor yükseltmeler. Yükseltmelerde bilimsel kriterlerin
getirilmesi şu son dört-beş yıl içerisindedir.
Bundan önce böyle değil miydi?
Değildi. Hatta bir ara üniversitede kimlerin profesörlük, doçentlik jürilerine
girebileceğinin saptanması için herkesten yayınları istendi. Bunlara belirli bir
puantaj verildi. Bu güzel bir uygulama idi. İstanbul Üniversitesi'nde bile o
dönemde bin 900 öğretim üyesi vardı. Bunların ancak 300-400'ü jürilere
girebilecek nitelikteydi. Ama sonra o kriterler de tekrar kaldırıldı. Bunlar
tabii ki nitelikli bilim insanı yetiştirmenin önünde büyük engellerdir. Buna
rağmen son dört yılda 12 bin 246 tane yayından 17 bin 385 yayına yükselmişiz.
Dolayısıyla 146 ülke arasında 22'nci sıradan 19'uncu sıraya yükselmişiz. Ama bu
yayınlara atıf yapılma bakımından 33'üncü sıradayız.
Bizim ne kadar araştırma görevlisine
ihtiyacımız var?
Yeni açılan 32 üniversitede öğretim elemanı 128'i profesör olmak üzere 4 bin 42.
Gerçek ihtiyaç 19 bin 125. Arada 15 bin açık var. Bu açık en az 10 yılda
tamamlanır. O nedenle yüksek lisans ve doktoranın önünü açmak lazım. Profesörlük
kadrolarının adaylar için bilim dallarına verilmesi rektörlerin isteğine
bağlıdır genelde. Rektörün hoşuna giderseniz size kadro veriyor. Profesörlük
yükseltmelerdeki jürileri de üniversite yönetimi belirliyor. Jüride beş-sıfır
aleyhinde rapor verilen birini rektör eğer tutuyorsa, kendi kafa yapısındaysa,
bunu yönetime getirmiyor. Çünkü getirse beş jüri üyesinin olumsuz
değerlendirmede bulunduğu o kişi Prof. olamayacak.
Ne yapıyor?
O raporu yok sayıyor. Bu sefer değişik insanlardan yeni bir jüri oluşturuyor.
Hatta o Prof. olamaz denilen kişiye soruyor. 'Bak bunlar sana olumsuz verdi.
Kimleri yapalım yeni jüri üyesi?' diye. Ahmet'i Mehmet'i alalım diye
konuşuyorlar önceden. Dolayısıyla o Ahmet, Mehmet de o kişiye olumlu bir rapor
veriyor. Ve bir ay sonra beş-sıfır olumlu bir rapor geliyor.
Vay be!
İşte bu, bilimde önemli bir sorundur. Biz bunu gördük, yaşadık. Halen de devam
ediyor bu durum. Profesör kadroları üniversiteye bırakıldığından doçentler
rektöre kul-köle olmak durumundadır. Bu kulluk-kölelikten çıkmak için o jüri
üyelerinin 'Ben bu adam hakkında olumsuz verdim. Neden bu işleme konulmadı?'
diye kendi haklarını aramaları, gerekirse mahkemeye gitmeleri lazım. Ama bunu da
kimse yapmıyor maalesef.
Demek ki bilim çetesini çökertmenin yollarından biri de rektörlerin yetkilerinin
kısıtlanmasından geçiyor.
Evet rektöre bağlılığa dayalı yükseltme sisteminden kurtulmak için rektörlerin
yetkilerinin daraltılması, atamaların belirli kurullar tarafından yapılması,
eski jüriyi yok sayıp yeni bir jüri tesis edilmesinin kesinlikle önlenmesi
lazım. Profesörlükte sınav yoktur. Eserleriniz incelenir. Akademik
yükseltmelerde eserlere olumsuz not veren jüri üyesi bilimsel ölçütlere dayalı
mı olumsuz veriyor, bu da çok önemli. Bilimsel yeterliğinin, şeffaf bir şekilde
incelenmesi, akademik yükseltme kriterlerinin yeniden gözden geçirilmesi, doçent
ve profesörlüklerin yeni ölçütlerle zorlaştırılması yani sistemin (genelde YÖK
sistemi de dahil) tamamen değişimi önemli bence. O zaman belki bu yozlaşmanın,
olumsuzlukların önüne geçebiliriz.
Nuriye Akman – Zaman
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=678993
http://www.haber10.com/haber/119773/