Künye   Haberler   Duyurular    Haber Yaz    Tavsiye Et    Ana S. Yap    Sık K. Ekle    Bize Ulaşın    Sponsor Ol

Ana Sayfa

         
 
   Birses 

   Atatürk Köşesi
   Atatürk Resimleri
   Doçentlik Sınavı
   Köşe Yazıları
   Sohbet Sayfasy (Chat)
   Sorun Yaz
   Sorunlar&Çözümler
   Türkçemiz
   Üniversite Haberleri

   Güncel 

   Basından Seçmeler
   Bilişim
   Eğitim
   Ekonomi
   Fykralarla Gündem
   Gençlik
   Kıssadan Hisse
   Serbest Kürsü

   Linkler 

   Acil Telefonlar
   Basın Bağlantıları
   Bilim ve Teknik
   Bilinmeyen Telefonlar
   Borsa Bağlantıları
   E-Posta Okuma
   Gazeteciler
   Hukuk Sitesi
   İngilizce Çeviri
   İngilizce Öğren - 1
   İngilizce Öğren - 2
   İngilizce Sözlük - 1
   İngilizce Sözlük - 2
   İngilizce Sözlük - 3
   İnternetten Faks 1
   İnternetten Faks 2
   İstanbul Haritası
   Karayolları Haritası
   MB Döviz Kurları
   On line Çeviri
   On line Tv - ATV
   Online Alışveriş
   Ölçü Çevrimleri
   Önemli Telefonlar
   Posta Kodları
   Pub-Med Yyn. Tarama
   Sağlık Linkleri
   Sağlık Mevzuatı
   SCI - Endeksi
   Siyasi Partiler
   SMS Rehberi
   Tarih Çevirme Rehberi
   Telefon Rehberi
   THY - Online Bilet
   Tıp Sözlüğü
   Türkçe - İngilizce Sözlük
   Türkçe Sözlük
   Türkiye Hakkında

   Resmi Baglantı 

   Bakanlıklar
   Cumhurbaşkanlığı
   Kamu Kuruluşları
   Pasaport Başvuru
   Resmi Gazete
   TBMM
   TBMM Tlf. Rehberi
   TC. Kimlik No Sorgu
   TUBİTAK
   Üniversiteler
   Vergi No Sorgu
   YÖK
   YÖK Tez Arama

   Satranç Linkleri 

   Satranç
   Satranç Kulupleri
   Satranç Kuralları
   Satranç Linkleri
   Satranç Oyunu - 2

   Yeni Oyunlar 

   Oyunlar

Web Arama:

 

Lütfen Mail Listimize katılınız.!

 
 

AKEDEMİK ÜNVANIN PROBLEMLİ ALANI: DOÇENTLİK VE DOÇENTLİK SINAVLARI

 
 
Yard.Doç.Dr.Kazım YILDIRIM
BİRSES  14.06.2010
 
 


TÜRKİYE’DE YABANCI DİL ÇIKMAZI VE DAYANDIĞI MANTIK

Giriş

Ortaçağ eğitim anlayışında evrensel nitelik taşıyan değerler ön plandaydı. Eğitim, evrensel değerlerin gençlere aktarıldığı kurumlardan oluşmuştu. Evrensel değerler, evrensel nitelik taşıyan dillerle yapılabilirdi. Bu diller, yani ortaçağdaki eğitim dilleri, doğu toplumları için Arapça, batı toplumları için Latince idi. Türk Milleti dahil olmak üzere, doğu toplumlarının çoğu eğitimlerini Arapça ile gerçekleştirdiler (Doğuda Çin, Japon ve Ruslar, Batıda ise İngilizler kendi dilleriyle eğitim yapmışlar, evrensel dil olgusuna itibar etmemişlerdir). 8. Asırdan itibaren başta Bağdat olmak üzere kurulan eğitim kurumlarının dili Arapça’ydı. O dönemde Abbasi halifesi El Me’mun (813-833) tarafından kurulan Beyt-ül Hikme ( Bilim Evi)’nin ve 11. Asırda Selçuklu İmparatorluğu döneminde kurulan, dünyanın ilk üniversiteleri olarak da bilinen Nizamiye Medreseleri’nin eğitim dili de Arapça idi. O dönemde yetişmiş ve ünü zamanımıza ulaşmış bilginlerimiz Arapça okudular, eserlerini de Arapça yazdılar. Farabî (870-950), İbn-i Sina (980-1037), El Birûnî (Beyruni) (973?-1048?-1051?), Gazali (1058-1111), İbn’ül Arabi (1165-1240), Sadreddin Konevî (ölm. 1274) gibi düşünürlerimiz eserlerini Arapça yazdıkları için, onların eserlerini kimse okuyup anlayamadı. Mevlana (ölm, 1273) ise eserlerini Farsça yazdı. Burada suçlu aramak gerekirse, eserlerini Arapça veya Farsça yazmak zorunda bırakılan düşünürler değil, olsa olsa o devrin yöneticileri suçlu sayılabilir.Dünyaca ünlü Türk bilgini olan İbn-i Sina’nın eserleri Batı’da Latince dahil tüm dillere çevrilip yayımlanmış ve ders kitabı olarak okullarda okutulmuşken ne yazık ki Türkiye’de, son yıllara kadar birkaç eserinin dışında eserlerinden çoğunun Türkçe’ye aktarımı dahi yapılmamış, sadece İbn-i Sina ismi zikredilmekle kalınmıştır[1]. İbn-i Sina gibi bir dehanın eserlerini başka bir dille yazmış olması yetmezmiş gibi, eserlerin Türkçeye kazandırılma çabasının uzun süre gösterilmemiş olması, onca değerli zihinsel üretimi de istifadeden uzakta bırakmıştır. Bu durumda; bu milletin bağrından yetişmiş bir dahi olan İbn-i Sina “Arapça yazmakla Arap toplumuna mı, yoksa kendisini okuyup anlamaktan mahrum kalan Türk milletine mi hizmet etmiştir?” 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde eğitim dili Arapçadır. Sonraki yıllarda yeni açılan bazı kurumlarda Fransızca olmuştur. Bu yanlışlık fark edilmiş olmalıdır ki, Rahmetli Erol Güngör’ün ifadesiyle; “Osmanlı bürokrasisi, gerek idari hizmetlerde gerekse ilmiye mesleğinde şu üç vasfı esas tutuyordu: ‘Türkçe bilmek, Müslüman olmak, iyi bir tahsil ve terbiyeden geçmek.” ( Güngör, 2006)

 18. Asırdan itibaren yönümüzü Batı’ya çeviriyoruz; bu sefer himayemiz altında büyüyüp gelişen Fransa’ya hayranlık duyuyoruz. Yukarıda da işaret edildiği gibi o dönemde Batı’yı, özellikle Fransa’yı, örnek alarak açtığımız ortaöğretim ve yükseköğretim kurumlarının eğitim dili Fransızca oluyor (Mektebi Sultani, Mühendishane-i Berri Hümayun vb). Gençlerimiz Türkçe değil, Fransızca eğitim alarak yetiştiriliyor. Bu durum Osmanlı İmparatorluğunun sonundan başlayarak 1960’lı yıllara kadar devam ediyor. Şimdi ise İngilizce hastalığına tutulduk. Kısacası, tarih boyunca dil konusundaki mantık hep aynı olmuştur: “Evrensel dil” ile eğitim ve bilim yapmak,  “evrensel dili” bilmek. Mantık değişmedi, sadece “evrensel dil”ler değişti. Ortaçağdaki evrensel dilimiz Arapça idi, bir ara Farsça da etkili oldu, daha sonra  Fransızca oldu. Fransızca işini tamamlamak üzereyken, Amerika ve İngilizler hemen işe müdahale ederek sonucu kendi lehlerine çevirmeyi başardılar. Bu sefer herkes İngilizce öğrenme çabasına girişti. Kurslar, kasetler, İngiltere veya Amerika’ya gitmek için yapılan masraflar, ortaöğretim kurumlarımızın eğitim dilini İngilizce yapma çabaları gün geçtikçe artıyor. Şimdi soruyoruz: İlim, yabancı dili bilmekle mi oluyor? Yine soruyoruz, eğitim İngilizce yapılırsa, çocuklarımız tıpkı Amerikalılar ve İngilizler gibi ilim ve teknikte ileri mi gidecekler?

Ortaçağda eğitimdeki dil yanlışlığı Batı’da da sürdürülüyor. İngilizler hariç Batı toplumları, eğitim dili olarak Latinceyi kullanıyorlar. Bu anlayışlar hem Doğu hem de Batı toplumlarının ilim ve teknikte istenen hızda ilerleme sağlamasına engel teşkil ediyor. Batıda Rönesans; evrensel Hıristiyan zihniyetinin, fertleri ve toplumları silik, sönük ve şahsiyetsiz hale getirişine, evrensel dil anlayışına bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. Bu tepki, kalıplaşmış düşüncelere ve dondurulmuş anlayışlara karşı bir baş kaldırıştı. Toplumların ve fertlerin birbirlerine benzeşmelerini değil; aksine benzeşmemelerini, özgür ve serbest olmalarını, istedikleri gibi ilim ve sanatla uğraşmalarını savunuyordu. İlimle uğraşmak için Latince bilmek şart değildi. İlim yapmak için akıl ve düşünceyi iyi kullanmak gerekirdi. Batıda ilim de bilim de aklın ve düşüncenin daha özgün ve özgür kullanımı sonucunda üretilebilmişti.

Böylece “evrensel” düşünceden ve “evrensel dil” anlayışından uzaklaşan her toplum, özgürlüğüne kavuşmuş ve millet olabilme gerçeği ile ilim ve sanatta ileri gitmişti. Almanya, Fransa, Avusturya gibi ülkeler, bu anlayıştan sonra hızlı şekilde, ilim ve teknikte ileri gitmişlerdi. Batıyı iyi tahlil eden Atatürk’ün “Kuvayı Milliye Ruhu”yla gerçekleştirdiği Kurtuluş Mücadelesi ve sonrasında sağlanan kalkınmanın temelinde de,  evrensel olana değil, millî olana dönüş fikriyle mümkün olmuştu. 1950’den sonraki Japon mucizesi de bu anlayışla gerçekleşmişti. Açıkçası milliyetçi düşünce, özgür düşünce ile kalkınmanın temel dinamiğini oluşturur. İşte bu anlayış, beynelmilelcilikle ipotekleşmiş insan beynini, özgürlüğüne kavuşturup, millî değerlerine katkıda bulunmasını sağlamıştır. Millî değerlere katkı; üreticilik, geliştiricilik ve keşfedicilikle mümkündür. Sürekli kendi değerlerimizi dışlama esasına dayalı, “ne ölçüde yabancı menşeli olursa, o ölçüde kabul görür” felsefesine dayanan anlayışlar, belirli bir fikir temeline dayanmaktan uzaktır.

Türkçe’ye Karşı Oluşturulan Önyargılar

Oktay Sinanoğlu’nun tespiti şu: “Türkiye’deki safdiller diyor ki: ‘dünya küreselleşti, dünya İngilizce konuşuyor.’ Cezayir, Tunus gibi ülkeler ise diyorlar ki: ‘Dünya küreselleşti, dünya dili Fransızca oldu.’  Eski Sovyetlerdeki sözüm ona bizim akrabalarımız olanlar da (oralara gidince görüyoruz), diyor ki: ‘Hayır efendim, dünya dili Rusça oldu, eğitim dili Rusça olsun.’ Her biri farklı bir şey diyor, hangisi doğru? Hepsi birden doğru olamaz, demek ki birilerine bir şeyler yutturulmuş” (Sinanoğlu, 2000; 14)

Atatürk, Türk diline ve Türkçeye çok büyük önem veriyor. Eğitim dili İstanbul Türkçesi oluyor. Bir konuşmasında; “Türk milletinin dili Türkçedir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bizde Türk dili, Türk milleti için mukaddes bir hazinedir…” diyor. Başka bir konuşmasında ise dil ile millî his arasında paralellik kuruyor ve Türk dilinin yabancı dil etkisinden kurtarılması gerektiğine işaret ediyor. Diyor ki: “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.”      ( 02. 11. 1930 ). Bir başka konuşmasında ise; “İlim tercüme ile olmaz tetkikle olur”(1932). (Nakil, Aselsan Dergisi, 2008) diyor. Türkçenin bilim dili olmadığını, olamayacağını savunmak gibi tuhaf ve talihsiz bir düşünce olabilir mi? Böyle bir düşünce olsa olsa “Ben Amerikancıyım” (bkz. Hürriyet ve Milliyet Gazeteleri, 18 ocak 2009) diyebilen zihniyetteki insanların eseri olabilir.

Günümüzde neredeyse bir dünya köyüne dönüşen ülkeler, “globalleşme” ve “evrensellik” gibi Batı medyasının oluşturduğu bir etkileşim içindedir. Ülkeler, bir dünya köyüne dönüşecek kadar geri, yoksul ve düşünceden mahrum bırakılıyor. Bütün toplumlar kimliğinden soyutlandırılarak, tek medeniyet, tek kültür, tek dil varmış tezleriyle tıpkı ortaçağdaki zihniyet anlayışına dönüştürülmeye çalışılıyor. Sosyal, siyasi, eğitim alanında skolâstik çağın evrensellik anlayışına paralel bir gelişme gözlenmektedir. Batılı toplumlar, ilerleyebilmeleri için Rönesans’ın gerçekleştirilmesini beklemişlerdi. Rönesans’ı gerçekleştirenler, yukarıdan beri anlattığımız, ortaçağ mantıklı “evrensel değerlere” ve “evrensel dil” anlayışına baş kaldırmışlardı. Bu gün iletişim ve bilişim imkânlarının yaygınlığı; bilginin bu imkânlarla hızlıca yayıldığı bilinmektedir; bundan kaçmak imkânsızdır. Ancak; bilgiyle birlikte bilgi kirliliğinin yaygınlaştığını, kavramların ve kafaların aynı hızla karıştığını da görmek gerekir. Sınırsızlaşan sermaye; “Küreselleşme”, “Evrensellik”=“Çağdaşlık, Uygarlık” gibi bir formül önermektedir. Bununla birlikte, ülkeleri kâğıttan ibaret sermayesiyle ve yayabildiği oranda yaşatabileceği kültürünün köy odalarına kadar girdiğini de belirtmek lazımdır.

Oktay Sinanoğlu’nun deyimiyle “safdiller” olduğu sürece bunları her dönemde yönlendirmek çok zor olmayacaktır. Bir zamanlar bugünkü Amerika’nın rolünü yerine getiren Türk Milletinin torunlarını, Atatürk’ün her konuşmasında özenle üzerine titrediği “Asil Türk Milleti”ni başkalarının dilini yarım yamalak öğrenebilmek için köleliğe sürükleyenler, bu sonuçla nasıl övünebilirler. Neredeyse belediyelere temizlik işçisi alınırken bile İngilizce yabancı dil bilgisi aranacak duruma gelinmiştir. Bu övünülecek ve savunulacak bir durum mudur? Türkiye, öyle bir duruma sürüklenmiştir ki, merkezi yabancı dil sınavından belli bir puanı almadan kamuda kaliteli iş bulmak imkânsız hale getirilmiştir. Merkezi dil sınavından 65 ve yukarı puan almak her kapıyı açan anahtar olmuştur. Mesela üniversite camiasında bazıları, insanların kalitesini belirtirken; “ dil problemi yok, İngilizceden 65’i var” deyimini kullanmaktadırlar. İngilizceden 65 almak her türlü ilmin üzerindedir. Bir zamanlar Çince, Arapça, Farsça ve Fransızca bilenlere de aynı anlayışla bakılıyordu. Bu zihniyet değişmeli ve değiştirilmelidir.

Dil, Sömürgecilik ve İlim  

Sömürge eğitimi konusunda yazılan kaynaklara bakıldığında dil, kültür ve gelişim ile ilgili şu hususlar dikkat çekmektedir: “…milleti özünden, kültüründen koparmak, gelişmesini önlemek, düşünce ve aksiyon adamının yetişmesine engel olmak, sömürgeci ülkelerin dillerini ilim ve kültür dili olarak kabul ettirmek, böylece o ülkeleri içten çökertebilecek önemli ve derin çatışmalara itmek, zekâları geliştirmemek ve bütün bu uygulamalarla millet hayatını felce uğratmak...”(Kurtkan Bilgiseven, 1985; 25).

Hindistan’dan Amerika’ya gelen öğrencilerin bu konuda ifade ettikleri şu husus çok ilginçtir: İngilizler, Hindistan’daki orta dereceli okullarda logaritma cetvelini öğrencilere ezberletip onları daha o seviyelerde gereksiz şeylerle meşgul ederek hem zihni gelişmelerini engellemek, hem de eğitime karşı erken yaşlardan itibaren isteksizlik ve nefret uyandırmayı amaçlamaktadırlar. Böylece ülke gençlerini orijinal düşünceden mahrum etmeye çalışırlar. Bu tür uygulamalarla gerçekten İngilizler Hindistan’da tipik bir sömürge eğitimi örneği vermişlerdir (Tozlu,1997; 92).

Türkiye, hemen her dönemde, yabancı dil kompleksinden kurtulamamış, kendi insanlarının önünü bizzat kendisi tıkayarak çalışmalarının hızını kesmiştir. Böylece insanların enerjilerini boş yere tüketmelerine yol açmıştır. Bugün kalkınmış bulunan bütün ülkeler, geldikleri noktaya kendi dilleriyle ve kültürleriyle eğitim ve ilim yaparak ulaşmışlardır. Ne İngilizler, ne Fransızlar, ne Ruslar, ne Japonlar, ne Almanlar, ne Çinliler ve ne de Amerikalılar… yabancı dille eğitim yaparak veya yabancı dili ilmin önüne koyarak, kendi ilim insanlarının çalışma hızlarını kesmiş değillerdir. Kalkınmış olan ülkelerin hangisi, tercüme ile ilim yaparak gelişmiştir. Tercüme ile ilim yapmak, montaj sanayiye benzer. Montaj sanayi ile üretilen teknolojilerin sahibi, o işi orijinal olarak ortaya koyanlardır. Montaj sanayi ise işin cıvatalarını perçinlemekten ibarettir. Türkiye yılarca araba, bilgisayar, uçak vb. montaj sanayiye sahip olmuş ancak kendi markasını ve damgasını taşıyan bir ürüne sahip olamamıştır. Bu eksiklik; insanında mı? Yoksa sisteminde midir? Sorgulanmalıdır.

Türkiye, ortaçağdan itibaren, yabancı dili ilmin ve gelişmenin önüne koyarak nerelere ulaşabildi ki, bugün aynı şeyler deneniyor. Selçuklu ve Osmanlı’yı kendi diliyle eğitim yapmadığı için eleştirenler, Tanzimat döneminde Fransızca, bugün de İngilizce eğitimi savunarak veya İngilizceyi ilmin önüne koyarak, bilerek veya bilmeyerek aynı sonucun meydana gelmesine yol açmıyorlar mı?

Rahmetli hocamız, Prof.Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, 1984-1995 yılları arasında Trakya Üniversitesinde görev yaparken özel sohbetlerinde; “Yetkili biri olsaydım akademisyenlerde yabancı dil bilme şartı değil, ‘bilmeme’ şartı arardım.” diyordu. Niçin, diye sorulduğunda mealen şu cevabı verirdi: “Yabancı dil bilen akademisyen ilim değil, tercüme yapar. Yaptığı tercümeyi orijinal bilgi kabul eder. Oysa o orijinal bilgi değil, kopyacılıktır. Hâlbuki dil bilmeyen ilim adamı, kendi diliyle orijinal bilgi ve eserler ortaya koyabilir. Nitekim bu güne kadar edebiyat ve sanatta Türkçe olarak meydana getirilen eserlerin önemli bir kısmı bunun için orijinaldir.”

İlim, tercüme ile değil, ilim metodunu kullanarak yapılır. Yabancı dil, kopyacılığı ve kolaycılığı getirmiş, orijinal yaratıcılığı köreltmiştir. İlim adamlarımızın çoğu, kendilerine güvenerek orijinal çalışma ortaya koymak yerine, bildiği dilden ortaya konulan herhangi bir çalışmanın önemine bakmaksızın, onun düşüncesi paralelinde veya ortaya koyduğu sonuç etrafında görüş ve düşünce belirtmekten öteye geçememiştir. Açıkçası bizzat ilmin malzemesi olan tabiat, insan, toplum veya dış çevre üzerinde araştırma yapmak yerine, yapılan araştırmayı tercüme ederek ilim yapıldığı zannedilmiş ve bu zihniyetten bir türlü kurtulmak mümkün olmamıştır. Bize göre öncelikle, bu kötü zihniyetten kurtulmanın, ilim ve bilgi için çok büyük önemi vardır. Bu mânâda yabancı eserlerden, zaman zaman bazı kimseler (sözüm ona ilim adamları!) tarafından  “intihal” (bilgi hırsızlığı) yapıldığını belirtmek de aşırı bir iddia değildir.

Yukarıda da ifade edildiği üzere Atatürk’ün dil ile bilim bağıntısı konusundaki hassasiyetine rağmen tarihte ve günümüzde, Türkçenin bilim ve eğitim dili olmadığını/olamayacağını iddia edenler olmuştur. Bu doğru bir yaklaşım değildir. Bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye de, öncelikle kendi insanlarının omuzları üzerinde yükselecektir. Çağımız, bilim ve teknoloji çağıdır. Bu alanda gelişme gösteren herkesle ve her ülkeyle iletişim kurulması tabiidir. O günün dünya durumuna göre insanımızı, gelişme gösteren her ülkenin diliyle eğitim ve ilim yapmaya zorlamak, insanların önünü onunla tıkamak, kendimize ait olanları ikinci plâna itmek, doğru bir uygulama değildir. Bu yanlışlık;  ortaçağda Arapça ve Farsça ile Tanzimat döneminde Fransızca ile yapılmıştı. Şimdi ise İngilizce ile sürdürülüyor. Yüzyıllarca denenmiş, faydalı olmadığı kesin olarak görülmüş bir uygulamayı, bu gün farklı bir dille (İngilizce), bu milletin, özellikle akademisyenlerin önüne engel olarak koyanlar, selefleri gibi aynı hatayı işliyorlar. Unutulmamalıdır ki, tıpkı bu günkü “Amerikancılar” gibi, o gün de “Arapçılar, Farsçılar ve Fransızcılar” vardı. Tarihe bakıldığında konulan isimlerden bile bunu anlamak mümkündür. Mesela “Alp”lerin “Key” olması gibi.(Key Kavus, Key Hüsrev, Der Saadet, Bab-ı Ali, Sulatan’ül Ulema, Mühendishane-i Berr-i/Bahr-i Hümayun vb.)

İş ararken, eğitim görürken öncelikle kişinin İngilizce bilip bilmediği sorulmaktadır. Onun için ailelerin çoğu çocuklarına İngilizce öğretebilmek amacıyla, Türkiye’de veya İngiltere’de kursa göndermek zorunda kalmakta ve büyük paralar harcamaktadırlar. En rahat olanlar zannediyorum İngilizler olmalıdırlar. Çünkü hiçbir çaba sarf etmeden hem kendi kültürlerini yayıyorlar, hem de kendi dillerinden para kazanıyorlar. İngiltere’nin eğitim ve kültürden para olarak kazancı, dış satımının, yani ihracatının % 75’ini oluşturmaktadır. Bu küçümsenmeyecek geliri temin etmekle kalmayan İngilizler, bu akarlarını devam ettirmek için de çok yoğun çaba göstererek ekonomik, politik ve siyasal destekçiler bulmaktadırlar. Her halde bu destekçiler, doğal olarak, destek aldıkları merkezlere hizmet edeceklerdir. Aynı şeyin Amerika tarafından da yapıldığını belirtebiliriz.

Sonuç

Genel anlamda anlattıklarımızdan çıkaracağımız iki temel sonuç vardır:

1) Ortaçağda İngilizler hariç Batıda eğitim ve bilim, evrensel değer olarak kabul ettiği dogmalara dayalı olarak Latince yapılıyordu. Onun için uzun süre ilim ve teknikte gelişme sağlanamamıştı. Çünkü eğitim belirli kişilerin (Hıristiyan din adamlarının) tekelinde kalmış ve yaygınlaşamamıştı. Üstelik farklı görüşleri ifade etmek de kolay değildi. Aynı dönemlerde Türk-İslam dünyasında eğitim, Arapça ve Farsça ile yapılıyordu. Onun için orada da yaygınlaşamamıştır. Mesela Farabi (ölm. 950), İbn Sina (ölm.1037), Biruni (973?-1048?-1051?), Gazali (ölm.111), İbn’ül Arabi (1265), Mevlana (ölm.1273), Sadreddin Konevi (ölm.1274), gibi düşünürler kendi alanlarında önemli çalışmalar yapmışlardır. Fakat bu çalışmaları okuyup anlamak için Arapça veya Farsça bilmek veya o anlamda eğitim görmek gerekiyordu. Doğu coğrafyasında başta Ruslar olmak üzere, Çinliler ve Japonlar kendi dilleriyle eğitim ve bilim yapmışlardır. Dikkat edilirse bu toplumlar bugün de aktif olarak orijinal bilim ve teknik üretebiliyorlar.

2) Bilim ve Eğitimde “evrensel dil” anlayışı doğrultusunda tek dilin kullanılması dün yanlıştı, bugün de yanlıştır. Ortaçağda Batıda Latince, bizde ise Arapça ve Farsça ile açıkçası tarihi hata yapılmıştır. Bu gün İngilizce ile aynı hata yapılmaya çalışılıyor. Türk toplumunun tarih boyunca dilini dışlayarak bilim, eğitim ve mantık anlayışında yaptığı yanlışlığı tekrarlaması düşündürücüdür. Türkiye’de yabancı dil, daha açıkçası, İngilizlerin dili olan İngilizce, pek çok kişinin kaliteli zihinsel üretiminin, özgün bilimsel üretim gücünün önünü tıkamıştır. Bir zamanlar Çince, sonra Arapça, bir ara Farsça, Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinden Cumhuriyetin ilk yıllarına, 1960’lara kadar Fransızca, şimdi de İngilizce her şeyden önce geliyor. Zihniyet böyle devam ederse bunun nerede duracağını şu anda kestirmek mümkün değildir.

Tarihten itibaren kendi dilleriyle eğitim ve bilim yapan toplumlardan/milletlerden ders alınmalıdır. Mesela İngilizler, Ruslar, Çinliler, Japonlar, hatta şu anda Güney Koreliler bilimde veya eğitimde hangi dili kullanıyorlar. İlim yapmak için insanlarını bizdeki, gibi başka bir dili öğrenmeye zorluyorlar mı veya ihtiyaç duyuyorlar mı? Türkiye dışındaki Türk Cumhuriyetleri de İngilizce’nin değil, Rusça’nın hayranı olmuşlar. Onlarda Rusça bilinmeden ilim olmaz diyorlar. Bu düşündürücü değil midir? 

Şimdi geçmişe, yani tarihe bakarak açıkça söylüyor ve yazıyorum: Yabancı dilin, daha açıkçası İngilizce’nin, insanın önünü tıkayan bir unsur haline getirilmesi tarihi bir yanılgı ve hatadır, bundan vazgeçilmelidir/vazgeçmek lazımdır.

Kaynaklar:

1. Aselsan Dergisi,(2008), Yıl 21, Sa;76, Ankamat Mat. İvoksan, Ankara.

2. Güngör, Erol (2006);  Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken yay.,İstanbul.

3. Kurktan Bilgiseven, Amiran (1985); Genel Sosyoloji, Filiz Kitabevi, İstanbul.

4. Tozlu, Necmettin (1997); Eğitim Felsefesi, Milli Eğitim Yay., İstanbul.

5. Sinanoğlu, Oktay ( 2000 ); Bye Bye Türkçe, Otopsi yay. İstanbul.

[1]Son yıllarda İbn-i Sina’nın bazı eserleri Türkçeye tercüme edilmiştir. Bu çerçevede İbn-i Sina’nın en önemli eseri olan El Kanun Fi’t Tıbb, Prof.Dr. Esin Kâhya tarafından tercüme edilmiştir. Eser,  Kültür Bakanlığı yayınları arasında satışa sunulmuştur.

 

Yard.Doç.Dr.Kazım Yıldırım (Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü)


 

 

 
  Geri Dön.       Sayfa : 1