TÜRKİYE’DE YABANCI DİL ÇIKMAZI VE
DAYANDIĞI MANTIK
Giriş
Ortaçağ eğitim anlayışında evrensel nitelik taşıyan değerler ön plandaydı.
Eğitim, evrensel değerlerin gençlere aktarıldığı kurumlardan oluşmuştu. Evrensel
değerler, evrensel nitelik taşıyan dillerle yapılabilirdi. Bu diller, yani
ortaçağdaki eğitim dilleri, doğu toplumları için Arapça, batı toplumları için
Latince idi. Türk Milleti dahil olmak üzere, doğu toplumlarının çoğu
eğitimlerini Arapça ile gerçekleştirdiler (Doğuda Çin, Japon ve Ruslar, Batıda
ise İngilizler kendi dilleriyle eğitim yapmışlar, evrensel dil olgusuna itibar
etmemişlerdir). 8. Asırdan itibaren başta Bağdat olmak üzere kurulan eğitim
kurumlarının dili Arapça’ydı. O dönemde Abbasi halifesi El Me’mun (813-833)
tarafından kurulan Beyt-ül Hikme ( Bilim Evi)’nin ve 11. Asırda Selçuklu
İmparatorluğu döneminde kurulan, dünyanın ilk üniversiteleri olarak da bilinen
Nizamiye Medreseleri’nin eğitim dili de Arapça idi. O dönemde yetişmiş ve ünü
zamanımıza ulaşmış bilginlerimiz Arapça okudular, eserlerini de Arapça yazdılar.
Farabî (870-950), İbn-i Sina (980-1037), El Birûnî (Beyruni) (973?-1048?-1051?),
Gazali (1058-1111), İbn’ül Arabi (1165-1240), Sadreddin Konevî (ölm. 1274) gibi
düşünürlerimiz eserlerini Arapça yazdıkları için, onların eserlerini kimse
okuyup anlayamadı. Mevlana (ölm, 1273) ise eserlerini Farsça yazdı. Burada suçlu
aramak gerekirse, eserlerini Arapça veya Farsça yazmak zorunda bırakılan
düşünürler değil, olsa olsa o devrin yöneticileri suçlu sayılabilir.Dünyaca ünlü
Türk bilgini olan İbn-i Sina’nın eserleri Batı’da Latince dahil tüm dillere
çevrilip yayımlanmış ve ders kitabı olarak okullarda okutulmuşken ne yazık ki
Türkiye’de, son yıllara kadar birkaç eserinin dışında eserlerinden çoğunun
Türkçe’ye aktarımı dahi yapılmamış, sadece İbn-i Sina ismi zikredilmekle
kalınmıştır[1].
İbn-i Sina gibi bir dehanın eserlerini başka bir dille yazmış olması yetmezmiş
gibi, eserlerin Türkçeye kazandırılma çabasının uzun süre gösterilmemiş olması,
onca değerli zihinsel üretimi de istifadeden uzakta bırakmıştır. Bu durumda; bu
milletin bağrından yetişmiş bir dahi olan İbn-i Sina “Arapça yazmakla Arap
toplumuna mı, yoksa kendisini okuyup anlamaktan mahrum kalan Türk milletine mi
hizmet etmiştir?”
Osmanlı İmparatorluğu döneminde eğitim dili Arapçadır. Sonraki yıllarda yeni
açılan bazı kurumlarda Fransızca olmuştur. Bu yanlışlık fark edilmiş olmalıdır
ki, Rahmetli Erol Güngör’ün ifadesiyle; “Osmanlı bürokrasisi, gerek idari
hizmetlerde gerekse ilmiye mesleğinde şu üç vasfı esas tutuyordu: ‘Türkçe
bilmek, Müslüman olmak, iyi bir tahsil ve terbiyeden geçmek.” ( Güngör, 2006)
18. Asırdan itibaren yönümüzü Batı’ya çeviriyoruz; bu sefer himayemiz altında
büyüyüp gelişen Fransa’ya hayranlık duyuyoruz. Yukarıda da işaret edildiği gibi
o dönemde Batı’yı, özellikle Fransa’yı, örnek alarak açtığımız ortaöğretim ve
yükseköğretim kurumlarının eğitim dili Fransızca oluyor (Mektebi Sultani,
Mühendishane-i Berri Hümayun vb). Gençlerimiz Türkçe değil, Fransızca eğitim
alarak yetiştiriliyor. Bu durum Osmanlı İmparatorluğunun sonundan başlayarak
1960’lı yıllara kadar devam ediyor. Şimdi ise İngilizce hastalığına tutulduk.
Kısacası, tarih boyunca dil konusundaki mantık hep aynı olmuştur: “Evrensel dil”
ile eğitim ve bilim yapmak, “evrensel dili” bilmek. Mantık değişmedi, sadece
“evrensel dil”ler değişti. Ortaçağdaki evrensel dilimiz Arapça idi, bir ara
Farsça da etkili oldu, daha sonra Fransızca oldu. Fransızca işini tamamlamak
üzereyken, Amerika ve İngilizler hemen işe müdahale ederek sonucu kendi
lehlerine çevirmeyi başardılar. Bu sefer herkes İngilizce öğrenme çabasına
girişti. Kurslar, kasetler, İngiltere veya Amerika’ya gitmek için yapılan
masraflar, ortaöğretim kurumlarımızın eğitim dilini İngilizce yapma çabaları gün
geçtikçe artıyor. Şimdi soruyoruz: İlim, yabancı dili bilmekle mi oluyor? Yine
soruyoruz, eğitim İngilizce yapılırsa, çocuklarımız tıpkı Amerikalılar ve
İngilizler gibi ilim ve teknikte ileri mi gidecekler?
Ortaçağda eğitimdeki dil yanlışlığı Batı’da da sürdürülüyor. İngilizler hariç
Batı toplumları, eğitim dili olarak Latinceyi kullanıyorlar. Bu anlayışlar hem
Doğu hem de Batı toplumlarının ilim ve teknikte istenen hızda ilerleme
sağlamasına engel teşkil ediyor. Batıda Rönesans; evrensel Hıristiyan
zihniyetinin, fertleri ve toplumları silik, sönük ve şahsiyetsiz hale
getirişine, evrensel dil anlayışına bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. Bu tepki,
kalıplaşmış düşüncelere ve dondurulmuş anlayışlara karşı bir baş kaldırıştı.
Toplumların ve fertlerin birbirlerine benzeşmelerini değil; aksine
benzeşmemelerini, özgür ve serbest olmalarını, istedikleri gibi ilim ve sanatla
uğraşmalarını savunuyordu. İlimle uğraşmak için Latince bilmek şart değildi.
İlim yapmak için akıl ve düşünceyi iyi kullanmak gerekirdi. Batıda ilim de bilim
de aklın ve düşüncenin daha özgün ve özgür kullanımı sonucunda üretilebilmişti.
Böylece “evrensel” düşünceden ve “evrensel dil” anlayışından uzaklaşan her
toplum, özgürlüğüne kavuşmuş ve millet olabilme gerçeği ile ilim ve sanatta
ileri gitmişti. Almanya, Fransa, Avusturya gibi ülkeler, bu anlayıştan sonra
hızlı şekilde, ilim ve teknikte ileri gitmişlerdi. Batıyı iyi tahlil eden
Atatürk’ün “Kuvayı Milliye Ruhu”yla gerçekleştirdiği Kurtuluş Mücadelesi ve
sonrasında sağlanan kalkınmanın temelinde de, evrensel olana değil, millî olana
dönüş fikriyle mümkün olmuştu. 1950’den sonraki Japon mucizesi de bu anlayışla
gerçekleşmişti. Açıkçası milliyetçi düşünce, özgür düşünce ile kalkınmanın temel
dinamiğini oluşturur. İşte bu anlayış, beynelmilelcilikle ipotekleşmiş insan
beynini, özgürlüğüne kavuşturup, millî değerlerine katkıda bulunmasını
sağlamıştır. Millî değerlere katkı; üreticilik, geliştiricilik ve keşfedicilikle
mümkündür. Sürekli kendi değerlerimizi dışlama esasına dayalı, “ne ölçüde
yabancı menşeli olursa, o ölçüde kabul görür” felsefesine dayanan anlayışlar,
belirli bir fikir temeline dayanmaktan uzaktır.
Türkçe’ye Karşı Oluşturulan Önyargılar
Oktay Sinanoğlu’nun tespiti şu: “Türkiye’deki safdiller diyor ki: ‘dünya
küreselleşti, dünya İngilizce konuşuyor.’ Cezayir, Tunus gibi ülkeler ise
diyorlar ki: ‘Dünya küreselleşti, dünya dili Fransızca oldu.’ Eski
Sovyetlerdeki sözüm ona bizim akrabalarımız olanlar da (oralara gidince
görüyoruz), diyor ki: ‘Hayır efendim, dünya dili Rusça oldu, eğitim dili Rusça
olsun.’ Her biri farklı bir şey diyor, hangisi doğru? Hepsi birden doğru olamaz,
demek ki birilerine bir şeyler yutturulmuş” (Sinanoğlu, 2000; 14)
Atatürk, Türk diline ve Türkçeye çok büyük önem veriyor. Eğitim dili İstanbul
Türkçesi oluyor. Bir konuşmasında; “Türk milletinin dili Türkçedir. Türk dili
dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her
Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bizde Türk dili, Türk
milleti için mukaddes bir hazinedir…” diyor. Başka bir konuşmasında ise dil ile
millî his arasında paralellik kuruyor ve Türk dilinin yabancı dil etkisinden
kurtarılması gerektiğine işaret ediyor. Diyor ki: “Millî his ile dil arasındaki
bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında
başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil
şuurla işlensin. Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk Milleti,
dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.” ( 02. 11. 1930
). Bir başka konuşmasında ise; “İlim tercüme ile olmaz tetkikle olur”(1932).
(Nakil, Aselsan Dergisi, 2008) diyor. Türkçenin bilim dili olmadığını,
olamayacağını savunmak gibi tuhaf ve talihsiz bir düşünce olabilir mi? Böyle bir
düşünce olsa olsa “Ben Amerikancıyım” (bkz. Hürriyet ve Milliyet Gazeteleri, 18
ocak 2009) diyebilen zihniyetteki insanların eseri olabilir.
Günümüzde neredeyse bir dünya köyüne dönüşen ülkeler, “globalleşme” ve
“evrensellik” gibi Batı medyasının oluşturduğu bir etkileşim içindedir. Ülkeler,
bir dünya köyüne dönüşecek kadar geri, yoksul ve düşünceden mahrum bırakılıyor.
Bütün toplumlar kimliğinden soyutlandırılarak, tek medeniyet, tek kültür, tek
dil varmış tezleriyle tıpkı ortaçağdaki zihniyet anlayışına dönüştürülmeye
çalışılıyor. Sosyal, siyasi, eğitim alanında skolâstik çağın evrensellik
anlayışına paralel bir gelişme gözlenmektedir. Batılı toplumlar,
ilerleyebilmeleri için Rönesans’ın gerçekleştirilmesini beklemişlerdi.
Rönesans’ı gerçekleştirenler, yukarıdan beri anlattığımız, ortaçağ mantıklı
“evrensel değerlere” ve “evrensel dil” anlayışına baş kaldırmışlardı. Bu gün
iletişim ve bilişim imkânlarının yaygınlığı; bilginin bu imkânlarla hızlıca
yayıldığı bilinmektedir; bundan kaçmak imkânsızdır. Ancak; bilgiyle birlikte
bilgi kirliliğinin yaygınlaştığını, kavramların ve kafaların aynı hızla
karıştığını da görmek gerekir. Sınırsızlaşan sermaye; “Küreselleşme”,
“Evrensellik”=“Çağdaşlık, Uygarlık” gibi bir formül önermektedir. Bununla
birlikte, ülkeleri kâğıttan ibaret sermayesiyle ve yayabildiği oranda
yaşatabileceği kültürünün köy odalarına kadar girdiğini de belirtmek lazımdır.
Oktay Sinanoğlu’nun deyimiyle “safdiller” olduğu sürece bunları her dönemde
yönlendirmek çok zor olmayacaktır. Bir zamanlar bugünkü Amerika’nın rolünü
yerine getiren Türk Milletinin torunlarını, Atatürk’ün her konuşmasında özenle
üzerine titrediği “Asil Türk Milleti”ni başkalarının dilini yarım yamalak
öğrenebilmek için köleliğe sürükleyenler, bu sonuçla nasıl övünebilirler.
Neredeyse belediyelere temizlik işçisi alınırken bile İngilizce yabancı dil
bilgisi aranacak duruma gelinmiştir. Bu övünülecek ve savunulacak bir durum
mudur? Türkiye, öyle bir duruma sürüklenmiştir ki, merkezi yabancı dil
sınavından belli bir puanı almadan kamuda kaliteli iş bulmak imkânsız hale
getirilmiştir. Merkezi dil sınavından 65 ve yukarı puan almak her kapıyı açan
anahtar olmuştur. Mesela üniversite camiasında bazıları, insanların kalitesini
belirtirken; “ dil problemi yok, İngilizceden 65’i var” deyimini
kullanmaktadırlar. İngilizceden 65 almak her türlü ilmin üzerindedir. Bir
zamanlar Çince, Arapça, Farsça ve Fransızca bilenlere de aynı anlayışla
bakılıyordu. Bu zihniyet değişmeli ve değiştirilmelidir.
Dil, Sömürgecilik ve İlim
Sömürge eğitimi konusunda yazılan kaynaklara bakıldığında dil, kültür ve gelişim
ile ilgili şu hususlar dikkat çekmektedir: “…milleti özünden, kültüründen
koparmak, gelişmesini önlemek, düşünce ve aksiyon adamının yetişmesine engel
olmak, sömürgeci ülkelerin dillerini ilim ve kültür dili olarak kabul ettirmek,
böylece o ülkeleri içten çökertebilecek önemli ve derin çatışmalara itmek,
zekâları geliştirmemek ve bütün bu uygulamalarla millet hayatını felce
uğratmak...”(Kurtkan Bilgiseven, 1985; 25).
Hindistan’dan Amerika’ya gelen öğrencilerin bu konuda ifade ettikleri şu husus
çok ilginçtir: İngilizler, Hindistan’daki orta dereceli okullarda logaritma
cetvelini öğrencilere ezberletip onları daha o seviyelerde gereksiz şeylerle
meşgul ederek hem zihni gelişmelerini engellemek, hem de eğitime karşı erken
yaşlardan itibaren isteksizlik ve nefret uyandırmayı amaçlamaktadırlar. Böylece
ülke gençlerini orijinal düşünceden mahrum etmeye çalışırlar. Bu tür
uygulamalarla gerçekten İngilizler Hindistan’da tipik bir sömürge eğitimi örneği
vermişlerdir (Tozlu,1997; 92).
Türkiye, hemen her dönemde, yabancı dil kompleksinden kurtulamamış, kendi
insanlarının önünü bizzat kendisi tıkayarak çalışmalarının hızını kesmiştir.
Böylece insanların enerjilerini boş yere tüketmelerine yol açmıştır. Bugün
kalkınmış bulunan bütün ülkeler, geldikleri noktaya kendi dilleriyle ve
kültürleriyle eğitim ve ilim yaparak ulaşmışlardır. Ne İngilizler, ne
Fransızlar, ne Ruslar, ne Japonlar, ne Almanlar, ne Çinliler ve ne de
Amerikalılar… yabancı dille eğitim yaparak veya yabancı dili ilmin önüne
koyarak, kendi ilim insanlarının çalışma hızlarını kesmiş değillerdir. Kalkınmış
olan ülkelerin hangisi, tercüme ile ilim yaparak gelişmiştir. Tercüme ile ilim
yapmak, montaj sanayiye benzer. Montaj sanayi ile üretilen teknolojilerin
sahibi, o işi orijinal olarak ortaya koyanlardır. Montaj sanayi ise işin
cıvatalarını perçinlemekten ibarettir. Türkiye yılarca araba, bilgisayar, uçak
vb. montaj sanayiye sahip olmuş ancak kendi markasını ve damgasını taşıyan bir
ürüne sahip olamamıştır. Bu eksiklik; insanında mı? Yoksa sisteminde midir?
Sorgulanmalıdır.
Türkiye, ortaçağdan itibaren, yabancı dili ilmin ve gelişmenin önüne koyarak
nerelere ulaşabildi ki, bugün aynı şeyler deneniyor. Selçuklu ve Osmanlı’yı
kendi diliyle eğitim yapmadığı için eleştirenler, Tanzimat döneminde Fransızca,
bugün de İngilizce eğitimi savunarak veya İngilizceyi ilmin önüne koyarak,
bilerek veya bilmeyerek aynı sonucun meydana gelmesine yol açmıyorlar mı?
Rahmetli hocamız, Prof.Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, 1984-1995 yılları arasında
Trakya Üniversitesinde görev yaparken özel sohbetlerinde; “Yetkili biri olsaydım
akademisyenlerde yabancı dil bilme şartı değil, ‘bilmeme’ şartı arardım.”
diyordu. Niçin, diye sorulduğunda mealen şu cevabı verirdi: “Yabancı dil bilen
akademisyen ilim değil, tercüme yapar. Yaptığı tercümeyi orijinal bilgi kabul
eder. Oysa o orijinal bilgi değil, kopyacılıktır. Hâlbuki dil bilmeyen ilim
adamı, kendi diliyle orijinal bilgi ve eserler ortaya koyabilir. Nitekim bu güne
kadar edebiyat ve sanatta Türkçe olarak meydana getirilen eserlerin önemli bir
kısmı bunun için orijinaldir.”
İlim, tercüme ile değil, ilim metodunu kullanarak yapılır. Yabancı dil,
kopyacılığı ve kolaycılığı getirmiş, orijinal yaratıcılığı köreltmiştir. İlim
adamlarımızın çoğu, kendilerine güvenerek orijinal çalışma ortaya koymak yerine,
bildiği dilden ortaya konulan herhangi bir çalışmanın önemine bakmaksızın, onun
düşüncesi paralelinde veya ortaya koyduğu sonuç etrafında görüş ve düşünce
belirtmekten öteye geçememiştir. Açıkçası bizzat ilmin malzemesi olan tabiat,
insan, toplum veya dış çevre üzerinde araştırma yapmak yerine, yapılan
araştırmayı tercüme ederek ilim yapıldığı zannedilmiş ve bu zihniyetten bir
türlü kurtulmak mümkün olmamıştır. Bize göre öncelikle, bu kötü zihniyetten
kurtulmanın, ilim ve bilgi için çok büyük önemi vardır. Bu mânâda yabancı
eserlerden, zaman zaman bazı kimseler (sözüm ona ilim adamları!) tarafından
“intihal” (bilgi hırsızlığı) yapıldığını belirtmek de aşırı bir iddia değildir.
Yukarıda da ifade edildiği üzere Atatürk’ün dil ile bilim bağıntısı konusundaki
hassasiyetine rağmen tarihte ve günümüzde, Türkçenin bilim ve eğitim dili
olmadığını/olamayacağını iddia edenler olmuştur. Bu doğru bir yaklaşım değildir.
Bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye de, öncelikle kendi insanlarının
omuzları üzerinde yükselecektir. Çağımız, bilim ve teknoloji çağıdır. Bu alanda
gelişme gösteren herkesle ve her ülkeyle iletişim kurulması tabiidir. O günün
dünya durumuna göre insanımızı, gelişme gösteren her ülkenin diliyle eğitim ve
ilim yapmaya zorlamak, insanların önünü onunla tıkamak, kendimize ait olanları
ikinci plâna itmek, doğru bir uygulama değildir. Bu yanlışlık; ortaçağda Arapça
ve Farsça ile Tanzimat döneminde Fransızca ile yapılmıştı. Şimdi ise İngilizce
ile sürdürülüyor. Yüzyıllarca denenmiş, faydalı olmadığı kesin olarak görülmüş
bir uygulamayı, bu gün farklı bir dille (İngilizce), bu milletin, özellikle
akademisyenlerin önüne engel olarak koyanlar, selefleri gibi aynı hatayı
işliyorlar. Unutulmamalıdır ki, tıpkı bu günkü “Amerikancılar” gibi, o gün de
“Arapçılar, Farsçılar ve Fransızcılar” vardı. Tarihe bakıldığında konulan
isimlerden bile bunu anlamak mümkündür. Mesela “Alp”lerin “Key” olması gibi.(Key
Kavus, Key Hüsrev, Der Saadet, Bab-ı Ali, Sulatan’ül Ulema, Mühendishane-i
Berr-i/Bahr-i Hümayun vb.)
İş ararken, eğitim görürken öncelikle kişinin İngilizce bilip bilmediği
sorulmaktadır. Onun için ailelerin çoğu çocuklarına İngilizce öğretebilmek
amacıyla, Türkiye’de veya İngiltere’de kursa göndermek zorunda kalmakta ve büyük
paralar harcamaktadırlar. En rahat olanlar zannediyorum İngilizler olmalıdırlar.
Çünkü hiçbir çaba sarf etmeden hem kendi kültürlerini yayıyorlar, hem de kendi
dillerinden para kazanıyorlar. İngiltere’nin eğitim ve kültürden para olarak
kazancı, dış satımının, yani ihracatının % 75’ini oluşturmaktadır. Bu
küçümsenmeyecek geliri temin etmekle kalmayan İngilizler, bu akarlarını devam
ettirmek için de çok yoğun çaba göstererek ekonomik, politik ve siyasal
destekçiler bulmaktadırlar. Her halde bu destekçiler, doğal olarak, destek
aldıkları merkezlere hizmet edeceklerdir. Aynı şeyin Amerika tarafından da
yapıldığını belirtebiliriz.
Sonuç
Genel anlamda anlattıklarımızdan çıkaracağımız iki temel sonuç vardır:
1) Ortaçağda İngilizler hariç Batıda eğitim ve bilim, evrensel değer olarak
kabul ettiği dogmalara dayalı olarak Latince yapılıyordu. Onun için uzun süre
ilim ve teknikte gelişme sağlanamamıştı. Çünkü eğitim belirli kişilerin
(Hıristiyan din adamlarının) tekelinde kalmış ve yaygınlaşamamıştı. Üstelik
farklı görüşleri ifade etmek de kolay değildi. Aynı dönemlerde Türk-İslam
dünyasında eğitim, Arapça ve Farsça ile yapılıyordu. Onun için orada da
yaygınlaşamamıştır. Mesela Farabi (ölm. 950), İbn Sina (ölm.1037), Biruni
(973?-1048?-1051?), Gazali (ölm.111), İbn’ül Arabi (1265), Mevlana (ölm.1273),
Sadreddin Konevi (ölm.1274), gibi düşünürler kendi alanlarında önemli çalışmalar
yapmışlardır. Fakat bu çalışmaları okuyup anlamak için Arapça veya Farsça bilmek
veya o anlamda eğitim görmek gerekiyordu. Doğu coğrafyasında başta Ruslar olmak
üzere, Çinliler ve Japonlar kendi dilleriyle eğitim ve bilim yapmışlardır.
Dikkat edilirse bu toplumlar bugün de aktif olarak orijinal bilim ve teknik
üretebiliyorlar.
2) Bilim ve Eğitimde “evrensel dil” anlayışı doğrultusunda tek dilin
kullanılması dün yanlıştı, bugün de yanlıştır. Ortaçağda Batıda Latince, bizde
ise Arapça ve Farsça ile açıkçası tarihi hata yapılmıştır. Bu gün İngilizce ile
aynı hata yapılmaya çalışılıyor. Türk toplumunun tarih boyunca dilini dışlayarak
bilim, eğitim ve mantık anlayışında yaptığı yanlışlığı tekrarlaması
düşündürücüdür. Türkiye’de yabancı dil, daha açıkçası, İngilizlerin dili olan
İngilizce, pek çok kişinin kaliteli zihinsel üretiminin, özgün bilimsel üretim
gücünün önünü tıkamıştır. Bir zamanlar Çince, sonra Arapça, bir ara Farsça,
Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinden Cumhuriyetin ilk yıllarına, 1960’lara
kadar Fransızca, şimdi de İngilizce her şeyden önce geliyor. Zihniyet böyle
devam ederse bunun nerede duracağını şu anda kestirmek mümkün değildir.
Tarihten itibaren kendi dilleriyle eğitim ve bilim yapan
toplumlardan/milletlerden ders alınmalıdır. Mesela İngilizler, Ruslar, Çinliler,
Japonlar, hatta şu anda Güney Koreliler bilimde veya eğitimde hangi dili
kullanıyorlar. İlim yapmak için insanlarını bizdeki, gibi başka bir dili
öğrenmeye zorluyorlar mı veya ihtiyaç duyuyorlar mı? Türkiye dışındaki Türk
Cumhuriyetleri de İngilizce’nin değil, Rusça’nın hayranı olmuşlar. Onlarda Rusça
bilinmeden ilim olmaz diyorlar. Bu düşündürücü değil midir?
Şimdi geçmişe, yani tarihe bakarak açıkça söylüyor ve yazıyorum: Yabancı dilin,
daha açıkçası İngilizce’nin, insanın önünü tıkayan bir unsur haline getirilmesi
tarihi bir yanılgı ve hatadır, bundan vazgeçilmelidir/vazgeçmek lazımdır.
Kaynaklar:
1. Aselsan
Dergisi,(2008), Yıl 21, Sa;76, Ankamat Mat. İvoksan, Ankara.
2. Güngör, Erol (2006);
Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken yay.,İstanbul.
3. Kurktan Bilgiseven,
Amiran (1985); Genel Sosyoloji, Filiz Kitabevi, İstanbul.
4. Tozlu, Necmettin
(1997); Eğitim Felsefesi, Milli Eğitim Yay., İstanbul.
5. Sinanoğlu, Oktay (
2000 ); Bye Bye Türkçe, Otopsi yay. İstanbul.