AKEDEMİK ÜNVANIN PROBLEMLİ ALANI: DOÇENTLİK VE DOÇENTLİK SINAVLARI
1.Giriş
Ülkemizde yükseköğretime çağdaş bir düzen getirmek
amacıyla, cumhuriyet tarihi boyunca zaman zaman reform niteliğinde düzenlemeler
yapılmıştır. 1933, 1944, 1970 ve 1980’li yıllarda bu anlamda bir dizi çalışma
gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmaların en sonuncusu 4 Kasım 1981 (R.G.:6.11.1981)
tarihli Yükseköğretime yeni düzenlemeler getiren 2547 sayılı Yükseköğretim
Kanunuyla yapılmıştır.
1980 yılına kadar üniversitede yetiştirmeye çalıştığımız
akademisyen seviyesindeki öğretim elemanları oldukça zor denebilecek sınavlardan
sonra derse girmeye hak kazanabiliyorlardı. Bu uygulama uzun yıllar ülkemizde
akademisyen yetişmesini engellemişti. Fakat aynı yıllarda “Akademi” adıyla
açılmış bulunan yükseköğretim kurumlarında (Mühendislik-Mimarlık Akademileri,
Ticari İlimler Akademileri, Sosyal Hizmetler Akademisi vb), daha kolay unvan
sahibi olunabiliyordu. O dönemdeki Akademiler, akademik unvanın temeli sayılan
doktora çalışması yaptırmadan, öğretim elemanlarının çalışma sürelerini dikkate
alarak, yeterlilik tezleriyle doktorasız doçent ve profesör unvanlarını
verebilmekteydiler (o yıllarda yardımcı doçentlik unvanı yoktu). Bir müddet
sonra bu durum, o dönemdeki üniversitelerle akademiler arasında önemli
çatışmalara yol açtı. Aynı dönemde, yukarıda da işaret edildiği gibi
üniversitelerde unvan almak oldukça zor şartlara bağlanmış, unvan alanlar da
çeşitli bahanelerle hemen derslere sokulmuyordu (doçentler; eylemli doçent,
eylemsiz doçent şeklinde ayırıma tabi tutuluyor, eylemsiz doçentlere ders
verilmiyor ve derse girmeleri engelleniyordu). Bu durum hem rahatsızlık
yaratıyor ve hem de yetişmiş insanımızın enerjisini tüketiyordu.
2547 sayılı Kanun, o zaman için tıkanmış ve çatışmalı
bulunan bu sistemin önünü açtı. Bu Kanunla doktorasını veya tıpta uzmanlık
eğitimini tamamlamış olan öğretim elamanlarını “yardımcı doçent” yaparak dünyada
benzeri olmayan yeni bir akademik unvan türetti. Bu akademik unvan, Amerika’daki
yardımcı profesörlüğün karşılığı olarak düşünülmüştü. Kanun Türkiye geneline
dağılmış yeni üniversitelerin açılmasını sağlarken, yetişmiş fakat kanun yoluyla
önü tıkalı binlerce akademik personeli harekete geçirerek o günün şartlarında
çok önemli bir hizmeti gerçekleştirmişti. Harekete geçen bu akademik personel,
enerjisini bilime harcayarak ülke düzeyinde önemli gelişmeler sağladı.
Ancak 2547 sayılı Kanunun getirdiği bu yeni sistem ve
yeni atılım, zamanla getirilen zor sınavlar ve sübjektif değerlendirme
kriterleri yüzünden tekrar tıkanmayla karşı karşıya kaldı. Ülkemizin çok sayıda
yeni üniversitelere ve yetişmiş öğretim elemanlarına ihtiyacı varken, yetişen
elemanlarımızı, şartlarını her geçen gün zorlaştırdığımız yabancı dil sınavları,
ölçüsüz eser incelemeleri, sözlü sınavları ve nasıl seçildiği tartışmalı olan
jürilerle yıldırmış bulunmaktayız. Aslında bugünkü bütün medeni dünyanın kabul
ettiği akademik unvan doktora ve tıpta uzmanlık olmasına rağmen, Yükseköğretim
Kurulu (Üniversitelerarası Kurul) gün geçtikçe sübjektif ve zor sınavlarla
doçentlik unvanının elde edilmesini zorlaştırmıştır.
Şu andaki Yükseköğretim Kurulu mevzuatına göre akademik
unvanlar içerisinde doçentliğin elde edilmesi zorlaştırılırken, profesör ve
yardımcı doçentlik unvanları daha kolay elde edilmektedir. Bu durum, bilimsel
bazda unvan sıralamasına aykırıdır. Genel olarak unvanlar, küçük olandan büyük
olana doğru bir seyir takip etmesi gerekir. Fakat rakamlardan da anlaşıldığı
gibi (bkz. Tablo 1 ve 2) doçentlik unvanı keyfileştirilmiş, ölçüsüz ve sübjektif
sınavlarla (yabancı dil, eser incelemesi ve sözlü sınavlar) bazıları için zor
elde edilen bir unvan haline getirilmiştir. Sistemin hatalı olduğunu açık ve net
olarak belirtmek gerekir. Bunun böyle olduğunu yetkililer de biliyor, ancak
bugüne kadar hiç kimse bu alanda objektif bir gelişme sağlayamadı. Bu durumun
getirdiği olumsuz sonuçların sıkıntısını; genç ve dinamik akademisyenlerimiz,
zararını ise, Türkiye çekmektedir. Akademisyenleri genç yaşlarında bıktırıp,
enerjilerini yanlış yollara harcamalarını sağlıyoruz.
1.2.Akademik Unvanlar
2547 sayılı Kanun 3. maddesinin (ı) bendinde,
Yükseköğretim kurumlarında görev yapan öğretim elemanlarının tanımı yapılmıştır.
Maddenin ilgili bendi, öğretim elemanlarını dörde ayırmıştır (Şema 1). Şema 1’de
belirtilen öğretim elemanlarının tamamı akademik elamanlar olarak ifade
edilmektedir. Akademik unvan ise, kanunlardaki tanımı ile doktora, tıpta
uzmanlık ve sanatta yeterlilikle elde edilmektedir.
2547 Sayılı Kanunun Üçüncü Maddesine Göre
Öğretim Elemanları
Öğretim Üyeleri:
Profesör, Doçent ve Yardımcı Doçent
Öğretim Görevlileri:
Konusunda Uzman Kişi
Okutmanlar:
Türk Dili, İnkılâp Tarihi ve Yabancı
Dil
Eğitim öğretim Yardımcıları:
Araştırma Görevlisi,
Uzman, Çevirici ve Eğitim Öğretim Planlamacısı.
2547 sayılı Kanuna göre (R.G: 06.11.1981 2547, mad; 3.ı).
Üniversitelerde akademik unvan deyimi, öğretim üyeliği sıfatını almış elemanlar
(yardımcı doçent, doçent ve profesörler) için de kullanılır. Aslında yukarıda da
ifade edildiği gibi öğretim elemanları arasındaki konuşma dilinde ve ilmi
literatürde doktorasını tamamlamış, sanatta yeterliliğini almış veya tıpta
uzmanlığını bitirmiş olanlara verilen isimdir. Çalışmada, 2547 sayılı Kanunda
belirtilen tanımlara uygun olarak, tıpta uzmanlık, sanatta yeterlilik ve
doktoradan sonra sahip olunan yardımcı doçentlik, doçentlik ve profesörlük
unvanları akademik unvan olarak değerlendirilmiştir. Aslında araştırma
görevlisinden okutmanına, öğretim görevlisine ve yardımcı doçentine kadar bütün
akademik elemanların durumları problemlidir; fakat bu çalışmada öğretim
üyelerinin durumu, yardımcı doçentlikten doçentliğe geçişteki sıkıntılar ve
doçentlik unvanı ele alınıp tartışma konusu yapılacaktır. Dolayısıyla çalışma,
öğretim üyeliğine atanmalar, jürilerin değerlendirmeleri, doçentlik unvanı ve
yardımcı doçentlikten doçentliğe geçişteki doçentlik sınavlarının problemlerinin
tartışılmasıyla sınırlı tutulmuştur.
1.3.Öğretim Üyeline Yükseltme ve Atamalardaki Keyfilikler
2547 sayılı Kanuna göre ülkemizdeki öğretim üyeliği
unvanları; yardımcı doçent, doçent ve profesörden oluşmaktadır. Bilindiği gibi
yardımcı doçentlik jürilerini ilgili yüksekokul müdürü veya fakülte dekanı
(2547, 23. madde), profesörlük jürilerini ilgili rektörlüğün yönetim kurulu
(2547, 26. madde) tayin eder. Doçentlik unvanın elde edilmesinde ise farklı bir
yol izlenmektedir. Unvanın elde edilmesi için, öncelikle, 2547 sayılı Kanunun
24. maddesinde belirten şartları yerine getirerek doçentlik sınavını başarmak
gerekir. Önceleri yılda bir, şimdi ise yılda iki defa açılan bu sınavın
jürilerini, Üniversitelerarası Kurul “gizli” olarak bilgisayar marifetiyle
belirlemektedir! Kurul, “bilim konularını da dikkate alarak üç veya beş
kişilikten oluşan jüriler tespit eder” (2547, 24. madde). Doçentlik sınavını
başarmış olanlar, rektör tarafından ilan edilecek kadrolara müracaat
edebilirler. Rektör, üç kişiden oluşan bir jüri kurar. Jürinin raporlarını
dikkate alarak yönetim kurulunun görüşünü de aldıktan sonra atama işlemini
gerçekleştirmiş olur (2547, 25. madde).
Ancak 2547 sayılı Kanunda; kimlerin kaç makale, kaç
araştırma, kaç bildiri, kaç kitap ile yardımcı doçent, doçent veya profesör
olacağı belli değildir. Konu tamamen oluşturulan jürilerin niyetine
bırakılmıştır. Jürileri ise; unvanlara göre, Üniversitelerarası Kurul
(doçentlik), rektörlük (profesörlük), dekanlık ve yüksekokul müdürlüğü (yardımcı
doçentlik) belirlemektedir. Adayların yaptıkları bilimsel çalışmalar, jüriler
tarafından birer raporla değerlendirilir; raporların değerlendirilmesi ve
hazırlanmasında objektif ölçülerden ziyade, sübjektif ölçüler ağırlıktadır.
Raporlar, görünüş itibarıyla adayın bilimsel çalışmaları üzerindedir. Fakat
uygulamanın böyle olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Eser ve sözlü sınav
değerlendirmeleriyle ilgili belirli ölçüler olmadığından jüriler, çoğu zaman
keyfi davranabiliyorlar. Bundan dolayı üniversite rektörlerinin, fakülte
dekanlarının, yüksek okul müdürlüklerinin ve hatta Üniversitelerarası Kurul’un
niyet ve tutumları, adaylar hakkında hazırlanan raporlar üzerinde etkilidir.
Aslına bakılırsa Yükseköğretim Kurulu, bu keyfiliklerin farkındadır; son
yıllarda yaptığı çalışmalarla (Kanun, Yönetmelik değişikliği vb) objektif
ölçüler getirebilmek için ”akademik kriterler” adı altında puanlama sistemini
devreye sokmuştur. Ancak sistem, jüriye geniş, hatta sınırsız yetkiler
tanıyarak, tamamen keyfi ve öznel davranışlara imkân sağlamaktadır.
Dolayısıyla yapılan değişikliğin fazla bir önemi
kalmamıştır. Adaylar belli puanların üzerinde çalışma ortaya koymuş olsalar
bile, bu puanları ilgili jüriler ölçüp değerlendireceğinden, yine de her şey
jürilerin niyet ve insafına bırakılmış; görünüşte olmamakla beraber genel
olarak; adayın kişilik yapısı, fikir ve düşüncelerinin, akademik yükseltmelerde
etkili olduğunu belirtmenin yanlış bir hüküm olmadığını düşünüyorum. Atamaların
tamamı tek taraflıdır; bu sebeple liyakat ve çalışkanlık değil, kişisel
ilişkiler, kişisel dostluklar, siyasi görüş ve düşünceler ön plandadır.
Dolayısıyla şu söylenebilir; sistem, otomatik yapıya bağlı değildir; insanı
insanla değerlendirmektedir. Değerlendirmelerde ise objektif ölçüler değil,
sübjektif ölçüler ağırlıktadır. Zira insanı insanla denetleme mantığı; her zaman
ve her yerde olduğu gibi bu alanda da ölçüsüz, keyfi ve tek taraflı olarak
sürdürülmektedir. Mevcut sisteme göre profesörlüğe yükselmiş kişilerin hata
yapması mümkün görülmüyor. Bu mantıkla sınava tabi tutulan adaylar (kimi zaman
eş dost ve jüri içerisinde bazılarının desteği ile), ölçüsüz bir şekilde hemen
paye (unvan) sahibi yapılırken, kimi adaylar da yıllarca süründürülüp mahkeme
kapılarında hak aramaya mahkûm ediliyor. Sistemde zayıf olan daima zarar görüyor
ve eziliyor.
Doktorası biter bitmez, birkaç makale ile hemen kadrosu
ilan edilip tespit edilen jürilerle yardımcı doçent yapıldığı gibi, doktorasını
bitirdiği halde kadrosu ve çalışmaları müsait olmasına rağmen yıllarca
bekletilen öğretim elemanları da vardır. Doçentlik ve profesörlük aşamalarında
da aynı durum söz konusudur. Üniversitelerde yapılacak ciddi bir araştırma veya
denetim, bu duruma giren yüzlerce öğretim elemanının varlığını tespit edecektir.
Bu keyfiliklerin ve çifte standardın dayandığı temel noktalar; yukarıda da
işaret edildiği gibi ne yazık ki, samimi ilişkiler, tanıdık, bazen de akraba
bağlantısı olabilmektedir. Bunun yanında ideolojik görüşlerin ve sübjektif
inisiyatiflerin rolünü de küçümsememek gerekir.
2.Akademisyenliğin Problemli Alanı: Doçentlik Unvanı
Ülkemizde akademik kariyer olarak doçentlik unvanı, 18.
06. 1946 tarihinde, 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu ile kabul edilmiştir. Daha
sonra 20. 06.1973 tarihinde kabul edilen ve 07. 07. 1973 tarihinde yürürlüğe
giren 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu ile sınav sisteminde değişiklik
yapılmıştır. En son değişiklik ise 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile
gerçekleştirilmiştir. 2547 sayılı Kanun, diğer öğretim üyelerine göre doçentlik
için bir ayırıcılık getirmiştir. Önce doçentlik sınavı, sınav başarılması
halinde atama gerçekleştiriliyor. 2547 Sayılı Kanunun 24. maddesi, “Doçentlik
Sınavı” başlığını taşımaktadır. Oysa diğer öğretim üyeleri için sınav değil,
“yükseltme ve atama” ön görülmüştür. 2547 Sayılı Kanunda, yardımcı doçentler
için, kanun ve yönetmelikte belirtilen yabancı dil sınavı ve üç öğretim üyesinin
eserleri hakkındaki görüşleri dikkate alınarak ilgili birimin yönetim kurulu
teklifi, rektörün onayı (2547, mad.,23); Profesörlük unvanı için ise, beş
kişilik jürinin raporları, üniversite yönetim kurulu ve rektörün onayı ile atama
gerçekleştirilir (2547, mad., 26). Halbuki doçentliğin, yabancı dil dahil üç
aşamadan oluşan sınavını Üniversitelerarası Kurul yaptırmaktadır. Kurul,
belirlediği jürilerle sübjektif ölçülerin ağırlıkta olduğu doçentlik sınavını
mevcut Yönetmeliğe göre yılda iki kez gerçekleştirmektedir.
2.1.Doçentlik Sisteminin Problemli Olduğunun Bilinmesi
Sistemin problemli olduğunu Yükseköğretim Kurulu ve
Üniversitelerarası Kurul da biliyor. Bu amaçla ilgili Kurullar zaman zaman
yaptırdığı çalışmalarla problemleri gidermek için çaba sarf etmiş ve bunun için
raporlar hazırlamıştır. Mesela Üniversitelerarası kurulun 09 Kasım 1998 gün ve
2354 sayılı yazısıyla Prof Dr. Tamer Başoğlu, Prof Dr. Üstün Ergüder, Prof. Dr.
Fethi İdiman, Prof Dr. Gülsüm Sağlamer, Prof Dr. İsmail Tosun’dan olmak üzere
“Doçentlik Sınavlarında Karşılaşılan Sorunlar”ı incelemek üzere oluşturulan
komisyon, “2547 sayılı Kanunun 24. maddesi ile Doçentlik Sınav Yönetmeliği
uyarınca yapılan doçentlik sınavlarının uygulanması sırasında ortaya çıkan
sorunları ve bu sorunların giderilmesi amacıyla alınması gereken önlemleri”
değerlendirmiştir. Komisyon, basın organları yoluyla kamuoyuna duyurulan
aksaklıkları dikkate alarak inceleme yaptığını belirtmiştir. Komisyonun
tespitlerine göre, 1996, 1997 ve 1998 yıllarında doçentlik sınavına
başvuranların sayısı her yıl önemli bir düşüş kaydederken, bu 3 yıl içerisinde
doçentlik sınavlarına başvuran adayların %40-45’i sağlık bilimleri; gerisi diğer
alanlara yönelik olmuştur. Aşağıdaki tablo, 1996’dan itibaren bu durumu
rakamlarla belirtmektedir.
Tablo: 1. 1996–1998 Yılları Arasında Doçentlik Sınavına
Başvuran Aday Sayısı ve Kurulan Jüriler:
|
ALAN |
1996 |
1997 |
1998 |
|
Aday Sayısı |
Jüri Sayısı |
Aday Sayısı |
Jüri Sayısı |
Aday Sayısı |
Jüri Sayısı |
|
Sağlık Bilimleri |
1251 |
461 |
860 |
328 |
746 |
288 |
|
Sosyal Bilimler |
579 |
255 |
486 |
223 |
461 |
219 |
|
Sanat |
30 |
16 |
20 |
12 |
16 |
11 |
|
Fen Bilimleri |
286 |
109 |
212 |
90 |
7172 |
72 |
|
Ziraat ve Orman |
181 |
80 |
117 |
58 |
87 |
49 |
|
Teknik Bilimler |
411 |
200 |
337 |
177 |
323 |
167 |
|
Teknik Eğitim |
29 |
14 |
24 |
15 |
29 |
19 |
|
Top1am |
2767 |
1135 |
2056 |
903 |
1834 |
825 |
Kaynak: Üniversitelerarası Kurul, Haziran 1999, Ankara,
s. 3.
Tabloda da (tablo 1) görüldüğü gibi, 1996’da 2767 aday
müracaat ederken, bu sayı 1997’de 2056, 1998’de ise 1834’e düşmüştür.
Türkiye’nin bu alandaki ihtiyacı her yıl artarken, getirilen zor sınavlar ve
sübjektif değerlendirmeler yüzünden rakam her yıl biraz daha aşağı düşmektedir.
Bu tablo gelişmek arzusunda bulunan Türkiye için olumlu değildir.
Yaklaşık on yıl sonra Üniversitelerarası Kurul tarafından
oluşturulan 2. tabloda yine manzaranın fazla değişmediği anlaşılmaktadır.
Doçentlikteki keyfilik, öğretim üyeleri içerisindeki sayısal veriler dikkate
alınırsa bu tabloda da rahatlıkla anlaşılabilir (Tablo 2). Tablo 2’nin
verilerinden de anlaşılacağı gibi yıllık olarak sayısı artmayan öğretim üyeleri
sadece doçentlerdir. Tabloda profesörlerin yıllık artışı 650-700, yardımcı
doçentlerin 1000-1100 civarıdır. Doçentler ise yıllık olarak 2002-2003 öğretim
yılında bir önceki yıla (2001-2002) göre 148, 2003-2004 öğretim yılında,
2002-2003 öğretim yılına göre 88 eksilmiştir. Sadece 2004–2005 öğretim yılındaki
doçent sayıları bir önceki yıla göre 108 civarında artış göstermiştir. Üç
öğretim yılının tamamı dikkate alınırsa doçent sayılarında artış değil, düşme
söz konusudur. Bu manzara Türkiye’nin gelişimine uygun olmadığı gibi, problemli
ve düşündürücüdür.
Tablo: 2. Üniversitelerdeki Öğretim Elemanları Sayıları
|
|
2001–2002 |
2002–2003 |
2003–2004 |
2004–2005 |
|
Profesör |
9.396 |
10.042 |
10.688 |
11.220 |
|
Doçent |
5.367 |
5.219 |
5.121 |
5.229 |
|
Yardımcı Doçent |
11.190 |
12.356 |
13.266 |
14.219 |
|
Araştırma Görevlisi |
25.864 |
27.380 |
28.426 |
28.261 |
|
DiğerÖğretim Elemanları |
18.195 |
19.137 |
19.564 |
20.626 |
|
TOPLAM |
70.012 |
74.134 |
77.065 |
79.555 |
Kaynak;
http://www.yok.gov.tr/istatistikler/istatistikler.htm (07.01.2009)
Burada bazı soru işaretleri söz konusudur. Mesela:
1)2547 sayılı Kanunda diğer öğretim üyeleri için merkezi
sınav öngörülmediği halde doçentlik için buna niçin gerek duyulmuştur? Şayet
burada bu unvanın önemi belirtiliyorsa, o zaman mesela profesörlük unvanı,
doçentlik unvanından daha mı önemsizdir?
2)Doçentlik unvanı, tablolarda görüldüğü gibi her geçen
yıl zorlaştırılarak daha az sayıda akademisyenin bu unvanı elde etmeleri
sağlanırken, doçentliğin dışındaki diğer öğretim üyeleri için daha kolay geçiş
söz konusudur. Mesela; bu sonuca göre, doçentliğe göre daha üst akademik unvan
olan profesörlük kolaylaştırılmıştır. Ayrıca doçentlik aşamasının bütün
sınavları sübjektiftir. Bunun böyle olduğunu yukarıdaki tablolar (tablo 1 ve 2)
da ortaya koymaktadır. Hem eser incelemesi, hem de sözlü sınavlarla ilgili
olarak ortaya konulmuş ciddi ölçütler mevcut değildir. Her şey jürinin görüş ve
üstünlüğüne bırakılmıştır. Yönetmelikte belirlenmiş ve her bir alan için yeni
bazı kıstasların varlığı önemli olmakla birlikte, bunların jürinin kontrolüne
terk edilmesi işi sübjektifleştirmiştir. Bu durumda kıstasın (kriterin) ne önemi
var? Adayın çalışmasının puanla değerlendirilmiş olması sadece görüntüdedir.
Çünkü bunun kabul edilip edilmemesi jüriye bırakılmıştır.
2.2. Doçentlik Sınavına Başvuru Şartları
2547 sayılı Kanunun 24. Maddesi, “Doçentlik Sınavı” için
öncelikle merkezi yabancı dil sınavından en az 65 alarak başarılı olmayı
öngörmüştür. Şartları Yükseköğretim Kurulunca belirlenen ve oldukça zor olan
doçentlik merkezi yabancı dil sınavından, başlangıçta yetmiş alma şartı vardı.
Sonra Kamu Personeli Dil Sınavı (KPDS) ile birleştirildi ve yetmiş alma şartı
devam ettirildi. Şimdi ise Üniversitelerarası Dil Sınavı (ÜDS) şekline
dönüştürülerek en az 65 almak şartı getirilmiştir. Bunun yanında son yıllarda
alınan kararlarla KPDS (Kamu Personeli Dil Sınavı)’den 65 ve yukarı puan alanlar
ve Tofel sınavında belirli başarıyı gösterenlerin de yabancı dilden başarılı
sayılmaları mümkün hale getirilmiştir. Alternatiflerin olması olumlu olmakla
birlikte, zaten sınava girmiş ve başarılı olmuş yardımcı doçentleri tekrar bu
sınavlarla uğraştırmak doğru değildir. ÜDS, KPDS veya Tofel’den belirtilen
puanları alarak başarılı olan adaylar, doçentlik için Üniversitelerarası Kurul
tarafından belirlenen eser kriterlerini yerine getirmeleri halinde, oluşturulan
on iki temel alandan birisine başvurabilirler. Bu alanların her biri için
oluşturulan eser kriterleri farklı olabilir. Başka bir deyişle her alanın eser
kriteri aynı olmayabilir. Mesela “Sosyal ve Beşeri Bilimleri Temel Alanı”nın
eser puan kriterleri en az altıdır (Ekim 2010’da sekize çıkarılıyor).
Başlangıçta üniversiteler aracılığıyla doçentlik sınavı için Yükseköğretim
Kurulu’na (Üniversitelerarası Kurul) müracaat edilirdi. Şimdi ise bireysel
olarak internet üzerinden başvurular yapılmaktadır. Üniversitelerarası Kurul,
her aday için bilgisayar marifetiyle tespit ettiğini iddia ettiği beş kişilik
jüriler kuruyor. Yeterli elaman olmayan alanlarda üç kişiden meydana gelen
jüriler de oluşturulabiliyor. Adaylar kendileri için belirlenen jürilere
eserlerini göndererek onlardan gelecek sonuçları beklerler.
2.2.1.Müracaatta Yaşanan Problemler
Dil sınavını başaran adaylar, Üniversitelerarası Kurul’un
eserlerle ilgili belirlediği kriterleri tutturması halinde Doçentlik için şahsi
müracaatta bulunabilirler. Müracaatlar, güvensizlik esası üzerine kurulmuştur.
Lisans, yüksek lisans doktora diplomalarının yanı sıra, nüfus cüzdan sureti,
Yabancı dil belgesi, zarf, posta pulu gibi insanı bıktırıcı, çoğu gereksiz,
keyfi şeyler isteniyor. Mesela doktora esas olduğuna göre neden lisans ve yüksek
lisans diploması isteniyor? Bu durumda niçin lise, ortaokul ve İlkokul
diplomalarını istemediklerine de şaşırıyorum. Belki aday, ilkokulu bitirmeden
ortaokulu, ortaokulu bitirmeden liseyi bitirmiş olabilir. Hemen her müracaat
döneminde yeni belgeler isteniyor, yeni ilaveler yapılıyor. Böyle bir
güvensizlik mantığı ile yapılan müracaatlarla kurulan jüriler, her türlü yetkiye
sahiptirler. Yaptıklarıyla ilgili hiçbir sorumluluk taşımazlar. Müracaatları
kabul edilen adaylar için üç veya beş kişiden oluşan jüriler kuruluyor.
2.2.2.Doçentlik Jürilerinin Kurulması ve Yetkileri
Doçentlik jürilerini, Üniversitelerarası Kurul gizli
olarak belirlemektedir. Jüri belirleme işlemi adayların önünde açık ve şeffaf
yapılırsa bu alandaki soru işaretleri belirli ölçüde azalabilir. Ayrıca eleman
yetersizliği öne sürülerek üç kişiden oluşturulan jüriler de tartışma meydana
getirmektedir. Bu durum çoğu kimseler tarafından bazı adaylara ayrıcalık
getirilmesi olarak algılanıyor. Jürilerin bu şekilde oluşturulması çok
tartışmalıdır. Bilgisayarla nasıl tespit edildiği, bilgisayar kuralarının kimler
tarafından ve ne şekilde çekildiği, belli ve açık değildir. Çoğunlukla bir aday
için bilgisayarın belirlediği jüri, nasıl oluyorsa, her seferinde aynı
üniversitelerin öğretim üyelerinden oluşuyor. Bu ve benzeri olumsuzluklar, ister
istemez büyük rahatsızlıklara yol açmaktadır. Bu açıdan Jürilerin belirlenmesi
işi tartışmalıdır. Sistem böyle devam ettirilecekse jüriler, mesela; kura çekme
işlemiyle adayların hazır bulunduğu bir ortamda belirlenemez mi? Yapılması
günümüz şartları açısından daha uygun olmaz mı? Ne yazık ki Üniversitelerarası
Kurul, bütün rahatsızlıklara rağmen bu konuda hiçbir çaba sarf etmiyor. Bunun
yanı sıra, alanında öğretim üyelerinin yokluğu bahane edilerek üç kişilik
jüriler de oluşturuluyor. Üç kişi olarak kurulan jüriler için genel kanı, doçent
adayın işi “garanti” şeklindedir.
Gerek eser incelemesi esnasında, gerekse sözlü sınavlarda
jürinin neyi ölçü olarak kabul edeceği, eserleri hangi kıstaslara (kriterlere)
göre, nasıl değerlendireceği, sözlü sınavda ne tip sorular soracakları, adayı
neye göre sınavdan geçirecekleri, sınavda başarı için neleri ne kadar bilmesi
gerektiği, en önemlisi sınava giren adayın ne gibi hakkı/hakları olduğu, bu
hakkını nasıl kullanacağı konusunda kesin bir ölçü mevcut değildir. Her şey beş
kişilik jüriden üçünün verebileceği olumlu veya olumsuz karara bırakılmıştır.
İlk yıllarda olumsuzluk halinde, jürinin raporları ilgili üniversite daire
başkanının nezaretinde sadece okunabiliyor, fotokopi veya sureti dahi
alınamıyordu (şimdi aday kendisi doğrudan Üniversitelerarası Kurul’dan
raporlarını isteyip inceleyebiliyor).
3.Doçentlik Sınavı Aşamaları
Merkezi yabancı dil sınavından (ÜDS, KPDS) en az 65 veya
Tofel vb. geçerli puan almak; bu sonuç önceliklidir. Bu sınavı başaramayanlar
doçentlik sınavına müracaat edemezler. Doçentlik sınavının bundan sonraki
aşaması iki kademede gerçekleştirilmektedir: 1) Jüri tarafından adayın yaptığı
bilimsel çalışmaların (eserlerin) incelenmesi, 2) Sözlü sınav aşaması. Buna göre
doçent olabilmek için birbirine bağlı üç sınavdan geçmek zorundadır. Bunlar:
1) Merkezi yabancı dil,
2)Jüri tarafından adayın yaptığı bilimsel çalışmaların
(eserlerin) incelenmesi,
3) Jüri tarafından gerçekleştirilen sözlü sınav aşaması.
3.1. Merkezi Yabancı Dil Aşaması ve Zorunluluğu
Doçent adayları veya yardımcı doçentler, sahip oldukları
unvanlarını elde edinceye kadar; yüksek lisans, doktora ve yardımcı doçentlik
aşamalarında, yabancı dil sınavlarına girip başarılı olmuşlardır. Bu
başarılarına rağmen, “olmadı bir daha” mantığıyla, yeniden merkezi yabancı dil
sınavına tabi tutulmaları ayrı bir haksızlıktır. 2547 Sayılı Kanun ilk çıktığı
yıllarda (Yürürlük tarihi: 06. 11. 1981), doçentlik unvanına sahip olup profesör
olmak isteyenlere, şimdiki sisteme benzer merkezi yabancı dil sınavı
öngörülmüştü. Birkaç kez sınava girip başarılı olamayan o dönemdeki doçentler,
bu duruma şiddetle itiraz ettiler, kısa süre sonra, 1991 yılında 2457 Sayılı
Kanunun ilgili maddesi değiştirilerek, profesör olmak isteyen doçentlerden
yabancı dil sınavı şartı kaldırıldı. Böylece profesörlük kolay elde edilebilen
bir unvan oldu. Bunun açık göstergesi, doçent olduktan sonra, zorunlu beş yılın
sonunda, hemen her kesin profesör unvanını çok rahat elde etmeleridir. Bu
sürenin sonunda Profesör olamayanların çoğu, bilimsel eksiklikten ziyade,
yönetim kademeleriyle sağlıklı ilişki kuramaması veya yönetim kademeleriyle
düşünce paralelliğinin bulunmamasıdır. Ciddi bir denetim sonucunda durumun böyle
olduğu görülecektir.
Burada belirtmek istediğimiz husus yabancı dilin
gereksizliği değildir: Birincisi; yabancı dilin merkezi sınavla zorunluluk
haline getirilerek adeta bir dayatma yapılmış olması ve akademik yükseltmede
engel olarak konulmasıdır. Zira işaret edildiği gibi, bu aşamaya gelinceye kadar
en az üç sefer yabancı dil sınavına girmiş ve başarılı olmuş birisini tekrar
tekrar zorlu sınavlara (merkezi yabancı dil sınavına) tabi tutarak önünün
tıkanması ve engellenmesidir. Bu çok önemli bir haksızlıktır. O zaman şu da
sorulabilir; profesör olmak için merkezi yabancı dil sınavına tabi tutulan
doçentlerden bu sınav neden kaldırılmıştır? Maksat yabancı dilin öğretilmesiyse,
o zaman akademisyenleri, başta yardımcı doçentler olmak üzere sırasıyla
yurtdışına göndererek kısa sürede bu iş çözülebilir. İkincisi ise; güçlü olanın
zayıfı ezmeye çalışmasıdır. Başka bir ifade ile yabancı dilin gereklilikten
çıkarılarak zorunlu hale dönüştürülmesi yanlışlığı ile yardımcı doçentlerin
sürekli olarak baskı altında tutulmaya çalışılmasıdır.
Doktora, Yardımcı doçentlik ve yardımcı doçentlikten
doçentliğe geçişte çok şey istenmesine rağmen, doçentlikten profesörlüğe, kanuni
beş yıllık zorunlu bekleme süresi dışında, birkaç yayın yeterli olabiliyor.
(Kanunda, yayın sayısı, yayın niteliği çok açık olarak belirtilmemiştir).
Dolayısıyla bu unvan, çok rahatlıkla elde edilebiliyor.
3.2.Eser İnceleme aşaması
Eser incelemesinde “nitelik” ve “nicelik” aranmaktadır.
“Nicelik”, sayıyı ifade ettiği için anlaşılabilir bir kriter olmakla birlikte,
“nitelik” jürinin keyfine ve inisiyatifine bırakılmıştır. Jüri üyelerinden
bazıları eser inceleme aşamasında doçent adayının eserlerini çok beğendiğini
belirtirken, bazıları aynı eserleri çok sert bir eleştiriye tabi tutmaktadırlar.
31.01.2009 Tarih ve 27127 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Doçentlik Sınav
Yönetmeliğinde konuyla ilgili olarak belirtilen açık bir ölçü mevcut değildir.
Hukukta “ölçülülük” diye bir kavram söz konusudur. Burada “Ölçü” nedir? Ölçü;
her şeyin açık ve şeffaf olarak yerli yerine konulup doçent adayının haklarını
gözeten unsurlara yer verilmesi olmalıdır. Aksi takdirde ortaya çıkan veya
çıkacak olan keyfiliğin önüne geçmek mümkün olamaz. Bu gün yaşanan durum ne
yazık ki budur. Beş kişilik jürinin üçü eserleri onaylamazsa bu aşamadan
başarılı olunamaz. Kurulan jüriler, eserlerde hangi ölçüleri
değerlendireceklerdir? Değerlendirme kriterleri ne olacaktır? Adayın kişisel
düşünceleri, siyasi görüşü mü? Yoksa yaptığı bilimsel çalışmalar, yetiştirdiği
öğrenciler, bilime kazandırdığı hizmetler mi? Adayın yaptığı eserlerin ölçüleri
neye göre değerlendirilmektedir? Bu konuda geliştirilmiş objektif ölçüler
yoktur. İsterse aday yüz tane eser üretsin, yani nicelik (sayı) ne olursa olsun
her şey jürinin inisiyatifine bırakılmıştır. Beş kişilik jüriden üçü eserleri
beğenmezse eser aşamasından geçilemez.
Doçent olabilmesi için her bir adayın, en az kaç makale,
kaç bildiri, kaç kitap yazması gerekir? Bunlar belli değildir. Ayrıca doçentlik
için adayların en az çalışma süresi ne olmalıdır? Şu anda doçent olanların kaç
eser, kaç makale, kaç çalışmayla bu unvanı elde ettiğine dair objektif denetim
yapılmış da değildir. Yapılması halinde ne kadar değişik sonuçların ortaya
çıkacağı açıkça görülecektir. Doçent olabilmek için bilimsel yayınlarla ilgili
olarak konulan puan kriterleri, jürinin tek taraflı inisiyatifine bırakılmıştır.
Dolayısıyla eser inceleme aşamasında mesela bir jüri üyesi, doçent adayının
eserlerini övüp çok bilimsel ve yararlı bulurken, bir başkası eleştirerek yerden
yere vurmaktadır. Hangisinin yaptığı doğrudur? Bu doğru nasıl tespit
edilecektir? Bunlar yönetmelikte net ve açık değildir. Eserde alınan puanların
sözlüye etkileri de değerlendirilmemiştir. Jüri, üretilen eserleri beğenmezse
sayısı kaç olursa olsun eserden geçmek mümkün değildir. Her şey beş kişilik
jürinin sübjektif ölçülerine, insafına, adayların dostluk çabalarına kalmıştır.
Bunun yanı sıra, yukarıda da işaret edildiği gibi, alanında öğretim üyelerinin
yokluğu bahane edilerek üç kişilik jüriler de oluşturuluyor. Üç kişi olarak
kurulan jüriler için genel kanı, doçent adayın işi “garanti” şeklindedir. Bu da
ayrı bir tartışma konusudur. Kanun ve yönetmeliklerde jüriye sorumluluk
yüklenmemiştir. Jüri, keyfi tutumuyla istediği adayın eserini öven, istediğini
küçümseyen anlayışa sahiptir. Bunu yapmaya hakkı olmaması gerekir, zira eserler
bilimsel kriterlerden geçerek ilgili kaynaklarda yayınlanmıştır. Ne yazık ki şu
an sistem böyle çalışıyor. Son yapılan (2008, 2009) Kanun ve Yönetmelik
değişikliği problemi çözmemiş, jürinin keyfi ve ölçüsüz
davrandığı/davranabileceği metin olduğu gibi korunmuştur.
Mesela, eserlerin puanla değerlendirilmiş olmasının
yanında jürilere gönderme gereğinin ortadan kaldırılmamış olması, kriter
özelliğini tartışmalı hale sokmuştur. Yönetmelikte, belirtilen puanları
eserleriyle almayı hak eden öğretim üyesinin çalışmalarını, jürilerin
inisiyatifine bıraktırması, işi sübjektifleştirmiştir. Puana tabi eserlerin
özellikleri belirtilirken, yabancı dilde yayın yapmanın özendirilmesi de başka
bir yanlışlıktır. Ayrıca ders kitabının puana tabi tutulmaması da doğru bir
yaklaşım değildir. Bunun için mevcut uygulama, jüriye tek taraflı geniş yetkiler
tanımakla doçent adayının haklarını güvence altına almıyor/alamıyor, bu açıdan
hukuka uygun değildir. Mevzuatın bu şekilde işlemesiyle yüzlerce doçent adayı
mağdur edilmiş, kurumuyla mahkemelik olmak zorunda bırakılmıştır. Sıradan ve
basit bir inceleme bile, bu konularda yüzlerce sorunla karşı karşıya kalan
doçent adaylarının mağduriyetlerini ortaya koyacaktır. Bu insanlar hayatlarının
en verimli anlarında kurumlarıyla karşı karşıya kalmak zorunda bırakılmış ve
sistemle problemli hale getirilmişlerdir.
3.3. Sözlü Sınav Aşaması
Doçent adayı, yabancı dil ve eser aşamasını başarırsa,
üçüncü aşama olarak sözlü sınavına girmek ve jürinin sorduğu soruları
cevaplandırmak zorundadır. Burada her bir sınav birbirinden bağımsızdır. Eserden
geçen aday sözlüden başarılı olmadığı sürece doçent olamıyor.
Sözlü sınavların ölçüsü yoktur. Sözlü sınavlar nasıl
yapılacak, kimler kaç soru soracak, bu soruların doğru cevapları nasıl
puanlanacak, bu cevaplar eser incelemesinden alınan puanları ne kadar
etkileyecek, bunlar yönetmelikte belirtilmemiştir. Burada jüriye çok geniş
takdir yetkisi ve inisiyatifi tanınmış, doçent adayının hakları dikkate
alınmamıştır. Üstelik adaya ne sorulduğu, ne sorulacağı da belli değildir. Her
şey beş kişilik jüriden üçünün inisiyatifine bırakılmıştır. Böyle bir haksızlık,
mağduriyet ve engel çok kişiyi sıkıntıya sokmuştur. Ayrıca kime hangi tür
soruların sorulacağı, doçent adayının hangi tür bilgilerle, ne kadar süre ve bu
süre içerisinde verdiği cevaplarda kaç puan alması gerektiği konusu ayrıntılı
olarak, ölçme değerlendirme tekniğine uygun şekilde belirtilmemiştir. Bu sınavın
diğer sınavlara puan katkısı da değerlendirilmemiştir. Şu anda sistem tamamen
keyfidir. Bu keyfiyet doçent adaylarını yıldırmış ve ürkütmüştür. Çünkü
yapılanlar “kalite” adına ölçüsüz, sübjektif ve zorlaştırmaktan başka bir şey
değildir. “Kalite” görecelidir ve dolayısıyla sadece işin bahanesidir.
3.3.1. Sözlü Sınavın Güvenirliği
Ayrıca sözlü sınavları, yargısal denetime elverişli
olmadığı, yönetimin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık
olduğuna ilişkin Anayasal kurala (Any., 125/1. maddesi) da aykırıdır. Her adaya
sorulacak soru veya soruların nasıl tespit edileceği de belirsizdir. Bu açıdan
Sözlü sınavları geçerli, güvenilir ve objektif değildir; tam aksine yanlı,
taraflı uygulamalara imkân verebilmektedir. Sözlü sınavlarına tanınan ağırlık
(%100), onun kaçınılmayacak sakıncalarını artıracaktır. “Denetlenemeyen takdir
alanı” hukuka aykırı genişliği göstermektedir. Böyle bir uygulamanın hukuki
koruma görmemesi gerektiği açıktır. Mesela istenmeyen değişkenler (anlatım
yeteneği, konuşmanın etkililiği, cevap verenin şivesi, ses tonu, giyimi, kuşamı,
davranışları); “sözlü sınavın” geçerliliğini zedeler ve tartışmalı hale sokar.
Bir ölçme aracında bulunması gereken güvenirlik ve geçerlilik özellikleri
açısından sözlü sınavlar yetersizdir. Sözlü sınavların güvenilirlik düzeyi çok
düşüktür. Sınırlı sayıda sorunun sorulabildiği sözlü sınavların sonuçları, şans
unsurundan (öğesinden) büyük oranda etkilenebilir. Az sayıdaki soru ile belli
bir konu alanında yoklanmak istenen bilgi ve beceriler örneklendirilemez.
Kapsadığı sorular, değişen her sözlü sınavda, sınava girenin farklı bir puan
alması ihtimalini güçlendirir. Şans ve rastlantı, sonucun güvenilirliğini
azaltır. Zor sorularla karşılaşan şanssız, kolay sorularla karşılaşan ise şanslı
sayılabilir/sayılacaktır.
Sözlü sınavlar, amaçlı biçimde kimi adaya zor, kimilerine
kolay sorular sorulmasına da elverişlidir. Doğru cevabı hatırlatabilecek
ipucunun kimi adaylara verilmesi, kimilerine verilmemesi, başarması istenmeyen
adayların cevaplaması da sözlü sınavların ölçme değerini düşüren unsurlardandır.
Güvenilir olmayan bir ölçme aracının doçentlik unvanının verilmesinde %100 etkin
olmasının kamu yararı, dolayısıyla hukuka uygunluğu ciddi anlamda tartışmalıdır.
Sözlü sınavlar, asla objektif değildir; bunun için bütün
kamu kuruluşları sisteminden çıkarmış veya çıkarmaya çalışmaktadırlar. Üyesi
olmayı arzuladığımız Batılı ülkelerde de sübjektif, insan hakkını gözetmeyen,
tam tersine ayrımcılık getiren unsurlara ve bu arada sözlü sınavlara yer
verilmez (yazılı sınavlar bile ayırımcılığa yol açabileceği düşüncesiyle
kaldırılmaya çalışılıyor). Çünkü sözlü uygulamalar, günümüzde sınav olarak
değerlendirilmemektedir. Mahkemeler, müracaat halinde kamu yararı bulunmayan bu
tür sınavları iptal etmektedirler. En önemli gerekçeleri; sübjektif ve
ayırımcılığa yol açmasının yanında, objektif sonuçların denetlenebilirliğini
ortadan kaldırmasıdır. Ayrıca, sözlü sınavlarla idare, kamu gücünü sınırsız,
ölçüsüz ve keyfi kullanmasına imkân tanımaktadır. Bu durum vatandaşlarına hukuk
güvenliğini sağlayan Anayasanın ilgili maddeleriyle çelişmektedir. Zira T.C.
Anayasası, şahıslara karşı kamu gücünün sınırsız, ölçüsüz ve keyfi
kullanılmasına imkan tanımamaktadır. Aksi halde devletin hukuk güvencesi sağlama
gerekçesi ortadan kalkmış olur.
3.3.2. Sözlü Sınavların Yol Açtığı Haksızlıklar
Sözlü sınavların, objektif olmadığı kesindir; sonucu
belirleyen sınavı yapanların kişisel yargılarıdır. İçerik bakımından yargısal
denetimi imkânsız kılmaları sebebiyle sözlü sınavlar ayırımcılığa en elverişli
olanlardır. Sözlü sınavların puanlama güvenilirliği de yoktur.
Bu husus hukukla bağdaştırılamaz. Sözlü sınavların
giderilemeyecek sakıncaları bulunduğu uzun süreden beri bilinmekte ve
savunulmaktadır. 1950’li yıllardan beri sözlü sınavlarda verilen notların
gerçeği yansıtmadığı (isabetli olmadığı) iddia edilmektedir. Rastlantının büyük
rol oynadığı bu tür sınavlar sakıncalıdır. %100 etkinliği olan sözlü sınavlar,
arzu edilen adayları elemek için bir araç olarak kullanılmaya müsaittir. Bu
sebeple adayların ileride giderilmesi güç veya tümüyle imkânsız zararlara
uğramaları kaçınılmazdır. Özellikle bazı bilim dallarında çeşitli eksenler
etrafında gruplaşmalar olduğu da bilinmektedir. Bu dallarda adayın doçentlik
sözlü sınavlarında başarılı olup olmamasını, gruplarla olan diyalogu
belirlemektedir. Bu durum, çoğu zaman “karanlık” olarak nitelenen Batı’nın
Ortaçağ dönemindeki Patristik-Skolastik anlayışla ciddi anlamda benzerlik
göstermektedir. O dönemde, Batı’da bilim, belli çevrelerin, grupların,
otoritelerin ve özellikle papazların tekelindeydi. Batı’nın “Karanlık
Ortaçağında” otorite kuranlar korku, endişe ve baskılarla uzun süre insanları,
Allah’ın adına kendilerinin uydurdukları değişmez doğmalarla oyalamışlardı. Bu
durum; Batı’da zaman zaman çatışmalar ve tartışmalara yol açmış, uzun
mücadeleler sonucu aydınlık yol bulunabilmişti. Bu gün bazılarınca, Türkiye’de
bilim adına oluşturulmaya çalışılan anlayış, Batı tarafından uzun süre denenmiş
ve zararından başka faydası tespit edilmemiş zihniyetin basit ve sıradan
kalıntısı gibidir. Zararından başka hiçbir faydası belirlenmemiş olan sözlü
sınavlar, bu zihniyeti taşıyan insanlara önemli ölçüde pirim vermektedir. Bu
açıdan hiçbir şekilde objektif olmayan bu tür sınavlar; ya sistemden
kaldırılmalı veya başarı üzerindeki etkisi yok denecek derecede azaltılmalıdır.
3.2.3.Sözlü Sınavlarla İlgili Mahkemelerin Verdiği Bazı Kararlar
İdarenin ciddi kusuru dolayısıyla sözlü sınavlar
konusunda, son yıllarda mahkeme kapılarında hak aramak zorunda bırakılan
yüzlerce insan vardır. Doçent adayları da bunlar arasındadır. Mahkemeler sözlü
sınavların denetlenmesi ve objektif hale getirilmesiyle ilgili olarak kararlar
vermekte, yapılan sınavları iptal etmektedirler. İdari Mahkemeler ve Danıştay’ın
karalarında en önemli gerekçeler; 1) Sözlü sınavın, yazılı sınavın nesnel
sonuçlarını etkisiz kılması, 2) Sözlü sınavın, idari yargı denetimini
sınırlandırmış olmasıdır. Özellikle Danıştay'ın bu tür kararları, sözlü sınav
hükümlerine yer veren yönetmeliklerin iptali istemlerinde önemli bir dayanak
oluşturabilir.
En son Danıştay On ikinci Dairesi verdiği kararında,
sözlü sınav komisyon üyelerinin her biri tarafından değerlendirme yapılarak
tutanağa bağlanmış soruların ve cevaplarının neler olduğunun, bu cevaplara
komisyon üyelerince takdir edilen notun gerekçeleriyle ortaya konulmamış olması
ve ayrıca sözlü sınavda verilen cevapların teknolojik imkanlardan yararlanarak
sesli ve görüntülü kayıt altına alınmaması sebepleriyle sözlü sınavda başarısız
sayılmasına ilişkin işlem hukuka uygun bulunmamıştır. Bu davanın yapılan temyizi
neticesinde dosya Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulunda görüşülmüş ve
aşağıdaki karalar alınmıştır:
1- Sözlü sınavın sesli ve görüntülü kayıt yapılmak
suretiyle gerçekleştirilmesi günümüzde mümkündür. Bu imkânın kullanılmaması
hukuk devleti ilkesinin sağladığı güvenceyi zedelemektedir.
2- Sözlü ve görüntülü kayıt imkânı varken ayrıca sözlü
sınav komisyon üyelerinin soru ve cevapları tutanağa bağlaması gerekmektedir.
3- Sözlü sınavda komisyon üyelerince takdir edilen notun
gerekçeleri ortaya konulmalıdır.
4- Sınav öncesinde soruların ve cevaplarının (cevap
anahtarı) hazırlanmış olması gerekmektedir.
5- Sözlü sınav öncesinde adaylara yöneltilebilecek
soruların ve cevaplarının hazırlanmış olması zorunludur. Sınav sırasında,
adaylara hazırlanmış olan bu sorulardan kur´a yöntemiyle belirlenenler
sorulmalıdır.
Üniversitelerarası Kurul, sözlü sınavın sübjektifliği,
denetlenememesiyle ilgili açılan davalarda verdiği cevaplar, sınavın sübjektif
olması dolayısıyla denetiminin yapılamayacağı yönündedir. Kurul, genel olarak;
sözlü sınavlarda yapılan değerlendirmelerin doğruluğunun veya yanlışlığının
objektif belgelerle ortaya konulması imkanı sözlü sınavın niteliği itibarıyla
bulunmadığını belirtmektedir.
Niteliği ne olursa olsun sınavlarda; sorulan soruların,
doğruluk veya yanlışlıkları objektif belgelerle ortaya konulmayacaksa,
değerlendirmeler, hangi kriter veya kriterlere göre ve nasıl yapılacaktır.
Yapılacak değerlendirmeler objektif olamayacaksa/olamayacağına göre; hissi mi?
Duygusal mı? Yoksa sübjektif mi olacaktır? Sorulan soruların ve verilen
cevapların doğruluk ve yanlışlığının objektif belgelerle ortaya konulmasında ve
değerlendirilmenin objektif ölçütler içerisinde yapılamasında/yaptırılmasında
Üniversitelerarası Kurul sorumludur ve bunu yapmak zorundadır. Aksi takdirde,
ölçüsü belli olmayan keyfilikler ve keyfi tutumlara yol açar. Üniversitelerarası
Kurul sübjektiflikleri savunmak yerine, objektif ölçütler içerisinde sınav
yaptırmanın yollarını aramalı ve bulmalıdır. Yapılmıyorsa, ya kurallarını
değiştirmeli veya bu tür sınav aşamalarını tümüyle ortadan kaldırmalıdır. Çünkü
bu çeşit sınavlar objektif değil, sübjektiftir. Sübjektifliğin bilimselliği
olamaz. Sınav, “bilim adamları” tarafından yapılıyor diyerek de “bilimsel”
olamaz. Özellikle sözlü sınavlarda ne sorulan sorular ve ne de verilen
cevapların doğruluk veya yanlışlıklarının tespiti mümkün değildir. Bu açıdan
keyfilik arz etmektedir.
Onun için hemen bütün kamu kuruluşlarında sözlü veya
mülakat türü sınavlar bilgi ölçme ölçütü olmaktan çıkarılmış ve bu sebeple
kaldırılmıştır. Mesela ortaöğretim kurumlarında sözlü sınavlar yoktur. Mesleki
kariyer açısından, istatistiklere bakıldığı zaman doçentlik sınavlarının,
kanunun çıktığı günden beri sorunludur ( bkz. Tablo 1 ve 2). Her alanı sorunlu
olmakla birlikte, özellikle sözlü sınavlar bütünüyle sorunludur. İddia edildiği
gibi hiçbir mesleki bilgiyi, mesleği temsil etme yeteneğini ölçmemektedir. Çünkü
ölçebilecek kritere sahip değildir. Kaldı ki bu mesleği zaten icra eden
insanlara, “doçentlik sözlü sınavları”, mağduriyet dışında hiçbir şey
kazandırmamıştır. Onun için yukarıda da arz edildiği gibi hemen bütün kamu
kuruluşlarında sözlü veya mülakat türü sınavlar, bilgi ölçme ölçütü olmaktan
çıkarılmış ve bu sebeple sistemlerinden kaldırılmıştır.
Nitekim Doçentlik Kanununu ve Yönetmeliğinde yapılan son
değişikliklerin temelinde sınavın, objektif ve denetlenebilirliğinin sağlanması
yatmaktadır. Kamu gücünü sınırsız, ölçüsüz, keyfi ve sübjektif kullanarak, hangi
kriterlere göre değerlendirmenin yapıldığı dahi belli olmayan “sözlü
sınavlarla”; haksızlıklar ve mağduriyetlere yol açılmıştır.
3.2.4. Sözlü Sınavların Anayasa ve Hukuka Aykırılığı
Mevcut sistemde, doçentlik sınavları (eser ve sözlü
aşamaları), sübjektif olduğu için çok tartışılmıştır. Mesela eser aşamasında
sübjektivizm daha ziyade yayınların “niteliği”, “orijinalliği”, “yeterli” olup
olmamasıyla ilgilidir. Sözlü sınavların ise her aşaması objektif değildir. Eser
aşamasında “nitelik”, “orijinallik” ve “yeterlilik” ölçüleri net olarak
tanımlanmamıştır. Keyfi tutumların ve sübjektif değer ölçülerinin ortadan
kalkması için yayınların hangi tür dergilerde (gerekirse dergi isimleri de
belirtilerek), sayısının en az kaç olması gerektiği önceden açıkça belirtilmeli
ve bir daha “nitelik”, “orijinallik” ve “yeterlilik” konusu gündeme
gelmemelidir. Sözlü sınavlar ise tamamen sübjektiftir, bilgiyi ölçmekten
uzaktır. Sınavların ve değerlendirmelerin sübjektif yapılması, jüriye tek
taraflı inisiyatif tanınması, doçent adayının haklarının korunmaması ve sınav
sisteminin açık ve şeffaf olmaması, eser incelemesinin ve sözlü sınavlarının
hangi kriter ve bu kriterlerin birbirlerine etkisinin ne olduğunun belirsiz
olması, alanın problemli olmasına yol açmış ve eşitsizlikler doğurmuştur.
Sınavlarda kamu gücü sınırsız, ölçüsüz, keyfi ve tek taraflı kullanılmış ve
kullanılmaya devam ediliyor. 2008 yılında, 2547 sayılı kanunun 24. maddesinde
yapılan değişiklik ve bu değişikliğe dayanılarak 31.01.2009 Tarih ve 27127
Sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Doçentlik Sınav Yönetmeliği de problemin
çözümünde yeterli olmamıştır. Bu açıdan 2547 sayılı kanunun 24. maddesi,
Anayasanın, “Kanun Önünde Eşitlik” (Any.m. 10), “Anayasanın Bağlayıcılığı ve
Üstünlüğü” (Any. m.11),”Temel Hak ve Hürriyetlerin Özelliği” (Any. m.12) ve
“Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlanması” (Any.m.13) maddelerine aykırıdır.
Sonuç ve Öneriler
a) Mevcut sistemde, akademik unvanlar içerisinde
doçentlik sınavları problemlidir. Hemen her aşaması zorlu sınavlarla örülmüştür.
Yapılan sınavlar, bilgi ölçme tekniğine uygun değildir. Başta merkezi yabancı
dil sınavının zorluğu olmak üzere, eser inceleme ve sözlü sınavlar pek çok
haksızlıklara yol açmaktadır. Bu açıdan sınavlar, başarıyı ölçmeye değil,
istenilen kişiyi elemeye yöneliktir. Jüriye tek taraflı yetki verilmesinin amacı
da budur. Çünkü bu yetkileri düzenleyen Kanunlar, 12 Eylül 1980 ihtilal
mantığını taşımaktadır. Bu mantık, istenileni sistemde tutmak, arzu edilmeyeni
elemek üzerine kurulmuştur. Bu açıdan çoğu akademisyenin ifade ettiği gibi
doçentlik; “elde edilmiyor, jüri tarafından ikram ediliyor.” Doçentliği
düzenleyen Kanun (2547/24), bugüne kadar çok tartışılmış olmasına rağmen, ne
yazık ki köklü değişikliğe uğratılmamıştır. Yapılan kısmi düzeltmeler ise,
doçent adayına fazla bir yarar getirmemiş, jüriye tanınan yetkileri daha da
perçinleştirmiştir.
Doçentlik aşamasını düzenleyen sınavların tümü insanları
ayırıma tabi tutarak elemektedir. Bu sebeple adayların ileride giderilmesi güç
veya tümüyle imkânsız zararlara uğramaları kaçınılmazdır. Bazı bilim
dallarındaki gruplaşmaları da dikkate almak gerekir. Bu dallarda adayın
doçentlik sınavlarında (eser ve sözlü) başarılı olup olmamasını, gruplarla olan
diyalogu belirlemektedir. Mahkeme müracaat ve kararlarında bunu görebiliriz. Bu
durum, yukarıda da işaret edildiği gibi, çoğu zaman “karanlık” olarak nitelenen
Batı’nın Ortaçağ dönemindeki Patristik-Skolastik anlayışla ciddi anlamda
benzerlik göstermektedir. Bilindiği gibi Batı’da bilim, uzun süre din
adamlarının tekelinde kalmış, ilerleme kaydetmemiştir.
Gerek eser inceleme esnasında, gerekse sözlü sınavlarda
jürinin neyi ölçü olarak kabul edeceği, eserleri hangi kriterlere göre, nasıl
değerlendireceği, sözlü sınavda ne tip sorular soracakları, adayı neye göre
sınavdan geçirecekleri, sınavda başarı için neleri ne kadar bilmesi gerektiği,
en önemlisi sınava giren adayın ne gibi hakkı olduğu, bu hakkını nasıl
kullanacağı konusunda Kanun ve Yönetmelikte kesin bir ölçü mevcut değildir. Her
şey beş kişilik jüriden üçünün verebileceği olumlu veya olumsuz karara
bırakılmıştır. Bugün, Türkiye’de, sadece dört makale ile doçent olanların
varlığı söz konusu olduğu gibi, on veya yirmi eserle bu unvanı elde edemeyen
akademisyenler de bulunmaktadır. Doçentlik unvanı için akademisyenlerin çok
sıkça tekrarladıkları şey, yukarıda da işaret edildiği gibi, “doçentlik unvanı
elde edilmiyor, veriliyor; jüri tarafından ikram ediliyor.” Yani bu unvanı elde
etmede objektif kriterlerin varlığından söz etmek mümkün değildir. Her şey
jürinin niyet ve görüşüne bırakılmıştır. Açıkçası jürilerin hangi kriterleri
ölçü aldığı belli değildir. Kanunun ilgili maddesi ve ona dayanılarak çıkarılan
Yönetmelikte ölçüler net ve objektif değildir. Her şey beş kişilik jürinin
sübjektif ölçülerine, insafına, adayların dostluk çabalarına kalmıştır.
Dünyada eşi ve benzeri bulunmayan böyle bir değerlendirme
sistemi, ya bırakılmalı veya objektif ölçüler içerisinde değerlendirme
yapılabilecek bir yapıya kavuşturulmalıdır. Kimin kaç makale, kaç kitap, kaç
bildiri, kaç çalışma, kaç yayın vb. ile doçent olacağı belirtilmeli, insanlar
jürinin insafından kurtarılmalıdır. Sistem, kendi kendine çalışan otomatik bir
yapıya kavuşturulmalıdır. İnsanı insanla denetleyen mantık ve mekanizmalar son
bulmalıdır. Zira mevcut sistemde, eser inceleme aşamasında bile keyfi davranan
jürinin, sözlü aşamasında ne yapacağını kestirmek zordur. Onun için bu sistem
tümüyle kaldırılmalıdır. Doktoradan sonra belirli yıl ve eser sayısı konarak
insanlar unvanlar itibarıyla otomatik olarak yükseltilmelidirler.
b)Mevcut sistem yeniden gözden geçirilmeli; doktorası
biten elemanlar öğretim üyesi yapılmalı; belirli yıl ve eser sayısından sonra
doçent ve profesörlük unvanlarına otomatik olarak kavuşturulmalıdır. Çağdaş
dünyada yeri olmayan “insanı insanla denetleyen” sınav ve jüri sistemli
yapılanmalardan uzak durulmalıdır; yine dünyada eşi ve benzeri bulunmayan
yardımcı doçentlik unvanı ise tümüyle sistemden kaldırılmalıdır.
Şayet mevcut sistemin devamı düşünülüyorsa; Öneriler:
a)Merkezi yabancı dil sınavları kaldırılmalıdır;
Zira en az üç sefer yabancı dil sınavına girmiş ve
başarılı olmuş birisini tekrar zorlaştırılmış merkezi yabancı dil sınavına tabi
tutmak yanlıştır. Ayrıca yabancı dil gerekli olabilir, ama hiç de zorunlu
değildir. Yani bilim için “olmazsa olmaz” değildir. Öncelikle insanlarımızı,
“yabancı dil olmazsa bilim de olmaz” mantığından kurtarmak gerekir. İnsanları bu
mantığa inandıranlar/itenler, bilerek veya bilmeyerek yabancı dil rantından
geçinenlere hizmet etmektedirler. Şu unutulmamalıdır; geçmişteki bilim
dillerimiz, sırasıyla; Çince, Arapça, Farsça, Fransızca ve şimdi de İngilizce
olmuştur. Geçmişe, tarihe bakarak karar verelim: Yapılan işlem doğrumudur?
Arapça ve Farsça dillerinde yapılan bilimi, yazılan eserleri (mesela Farabi,
İbn Sina Arapça, Mevlana Farsça, Arapça vb) tenkit edenler, bu gün İngilizceyi
zorunlu tutarak aynı işe hizmet etmiş olmuyorlar mı? İşte bu mantığa dur demek
lazımdır ve ben dur diyor ve ilave ediyorum; bilim, Türkçe ile yapılır. Yabancı
dili, zorunluluk olmadan isteyen öğrenilebilir. Bunun için zorunlu olmaktan
çıkarmak kaçınılmazdır. Ayrıca; zaten bilim adamı olmuş birisinin önüne böyle
bir barikatı koymanın mantıklı hiçbir yönü bulunmamaktadır. Durumu
zorlaştırarak, sadece bu işten geçinenlere ciddi anlamda hizmet etmiş oluyoruz.
b)Eser inceleme aşamasında jüri üstünlüğü kaldırılmalıdır;
Bunun için; eser sayısı ve hangi dergilerden (gerekirse
dergi isimleri de belirtilerek) yayınlanacağı önceden belirtilmelidir. Belirli
yıl ve tecrübeler aranarak şahısların doğrudan doçentliğe yükseltilmeleri ve
mevcut sistemde, “insanı insanla denetleyen” jüri anlayışından uzaklaşılması
gerekir. Böylece jüri tarafından gelişigüzel yapılan incelemelerin, sübjektif ve
keyfi davranışların ortadan kaldırılması mümkün olabilir. Böyle yapılması
halinde, özellikle hiçbir şeyi “beğenmeyen/beğendirilmeyen” jüriler, doçent
adaylarının eserlerini eleştirmekle geçirecekleri kıymetli zamanlarını bilime
harcayarak ülke yararına iş yapmış olurlar.
c)Doçentlik sözlü sınavları kaldırılmalıdır;
Zira bu sınav ne kadar objektif yapıldığı iddia edilirse
edilsin, tamamen sübjektiftir ve haksızlıklara yol açmaya müsaittir.
d)Yabancı dilde veya uluslar arası yayın yapma
zorunluluğu ya da bunlardaki puan üstünlüğü kaldırılmalıdır;
e)Bütün çalışmaların puanla değerlendirilmesi, jüri vb.
inisiyatiflerinin kullanılmamamsı gerekmektedir; aksi takdirde haksızlıklar ve
hukuka aykırı işlemler devam edecektir.
Ancak bize göre akademisyenlerle ilgi mevcut sistem
başarısızdır değiştirilmelidir:
Sistemin tümüyle değiştirilmesi, akademisyenliğin
temeline doktoranın konulması, yardımcı doçentliğin sistemden kaldırılması,
doçentlik ve profesörlüğün jüri inisiyatifi olmadan eser ve tecrübe esasına
dayalı olarak tanzim edilmesi gerekir.
Ayrıca insanların her türlü özlük hakları korunmalı ve
değerlendirilmelidir. Bu gün olduğu gibi 12 Eylül kalıntısı 2547 sayılı Kanun,
buna dayalı olarak çıkarılan 2914 sayılı Personel Kanunu ve 78 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameyle çıkarılan Kadro Kanununda ön görüldüğü gibi, yardımcı
doçentlerin dereceleri, 675 sayılı Kanunda lise mezunu memurun derecesi ile
eşleştirilmemelidir. Son sekiz yılı mevcut iktidar döneminde olmak üzere; bu
durum ve haksızlık, 2010 yılı itibarıyla, 28 yıldan beri sürdürülmektedir.
Yıllarca sürdürülen, sürüncemeye bırakılarak
çözülmeyen/çözülemeyen insanların özlük haklarıyla ilgili haksızlıklar, hiç
kimseye pirim kazandırmaz/kazandırmamaktadır. Bir lütuf olarak değil, bir hak
olarak en kısa sürede çözülmelidir.
Doktorasını yapmış tüm elemanlar; belirli yıl, tecrübe ve
eserler aranarak doçentliğe ve yine belirli yıl tecrübe ve eserler istenerek
profesörlüğe yükseltilmelidir; jüri sistemi ise tamamen kaldırılmalıdır.
Böylece, dünyada eşi ve benzeri bulunmayan yardımcı doçentlik de tarihe
karışmalıdır. Bugün, akademisyenlerin önünde engel olarak duran, başta merkezi
yabancı dil olmak üzere, insanı insanla denetleyen eser incelemesi, sözlü
sınavlar vb sübjektif jüri görüşleri ortadan kaldırılmalıdır. İnsanı başkası
değil, sistemin kendisi, ortaya koyduğu ve aşılması kolay olan ölçülerle
denetlemelidir.
Kaynaklar
1.
T.C. Anayasası.
2.
Yükseköğretim Kanunu, Kanun No: 2547, Kabul Tarihi, 04.11.1981, Resmi Gazetede
yayımı 06.11.1981.
3.
Yükseköğretim Personel Kanunu, Kanun No:2914, Kabul tarihi, 11.10.1983.
4.
4584 Sayılı Kanunun.
5.
5772 Sayılı Kanun ile diğer kanun ve kararnameler (mesela 78 Sayılı KHK).
6.
Üniversitelerarası Kurul, Haziran 1999, Ankara.
http://www.yok.gov.tr/istatistikler/istatistikler.htm
(07.01.2009)